phpKF - php Kolay Forum  
Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
Forumunuz Hayırlı olsun yenilendi

Resim Ekleme

Bu Sayfadaki Bilgiler 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı
Bu Sayfadaki Bilgiler 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun" Uyarınca Gerekli Durumlarda İletişim Sağlanabilmesi İçin Eklenmiştir. Lütfen Gerekli Durumlarda Kullanınız... İbrahim uzun Esatpaşa mah 3.demiryollu 1201.sk no:28 menemen/izmir/Türkiye email :Uzun_70@hotmail.com
Forum Ana Sayfası  »  Tarih
 »  Geçmişten günümüze(düşünün)-2

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Geçmişten günümüze(düşünün)-2           (gösterim sayısı: 2.545)
Yazan Konu içeriği

boşluk

lovepowerman
[lovepowerman]
lovepowerman

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 13.09.2010
İleti Sayısı: 2.569
Şehir: İzmir
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 28.06.2011- 14:45
Alıntı yaparak cevapla  


Sultan Abdülhamid Han devrinde dünyânın dört büyük gücünden biri olan ve 7 milyon küsür kilometrekareden fazla olan ülke; İşkodra'dan Basra Körfezine, Karadeniz'den Sahrâyı Kebîr (Büyük Sahra) çöllerine uzanıyordu. Çeşitli entrika ve iftiralarla O'nu tahtından indirip ülke idâresini eline alan İttihatçılara, Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han; "Eğer Türkiye'yi on sene idâre edebilirlerse bir asır idâre ettik, desinler." demiş ve neticeyi de o anda işâret etmişti.

Nitekim o târihten îtibaren, Osmanlı Devleti hızlı bir parçalanma devresine girdi. Önce Trablusgarb'ı İtalyanlar işgâl etti, sonra Balkan Harbi bozgunu oldu. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ aralarında anlaşıp Türklerin üzerine çullandılar. Sultan Abdülhamid Han'ın kurduğu Balkan dengesini ortadan kaldırmak suretiyle, aynı Balkan ülkeleri, bu dengeye saygı besleyen Avrupa devletlerini birbirlerine düşürdüler. Dünyânın en şaâmetli hâdiselerinden birisi olan I.Cihan Harbi'ne böylece sebep oldular.

İngilizlerin 1900'lerdeki Hâriciye Vekili olan Edward Grey (ki Osmanlılar aleyhinde ençok faaliyet gösterenlerdendi), Sultan Abdülhamid Han'ın vefâtından sonra; "Ne büyük kayıp! Hasmımdı, ama O'nun ölümü ile diplomasi mesleği artık zevkini kaybetti." diye yazan meşhur diplomat, hâtıratında, 1912-1913 senelerinin en belli başlı hâdiselerinden Balkan Harbi ve Büyükelçiler Konferansı'na değinirken şöyle diyor:

"Ben, II.Abdülhamid'i Yakındoğu dengesini şekillendiren bir kimse olarak tanıdım. Sultan II.Abdülhamid, bölgenin hangi güçler tarafından çeşitli oyunların çevrildiğini, bu güçlerden her birinin temâyül, kudret ve zaaflarını en mükemmel şekilde biliyordu. Rusya'nın, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki niyetlerine vâkıf olması bir tarafa, Çar'ın buralara çok yakınlaşması hâlinde, (aynen 1878 Berlin antlaşması sırasında olduğu gibi) batılı ülkelerin, Rusya'nın davranışını önlemek için harekete geçeceklerinin de farkında idi.

İngiltere kamuoyunun, Makedonya'daki zulüm ve Ermeni katliâmı yüzünden hissettiği infiâli, Abdulhamid hiddetle, fakat endişeden uzak bir şekilde izliyordu. Ayrıca İngiliz donanmasının Ermenistan bölgesi dağlarına yanaşamayacağını değerlendiriyordu. Özellikle Londra'nın İstanbul ve Boğazlar meselesini alevlendirmesi hâlinde, büyük ülkelerin statükonun bozulmasına izin vermeyeceklerini ve kendi aralarında savaş başlatması korkusu ile buna engel olacaklarını da tesbit ediyordu.

Başbakan D'İsrali'nin Türkiye yandaşı politikasının taraftarı olan Lord Salisbury bile, artık tam bir kanâat dönüşü ile "İngiltere'nin Türkiye'yi tutmakla yanlış ata oynadığını" söylemeğe başlamıştı. Bu hâdise bile, Abdülhamid'i heyecanlandırmıyordu. İngiltere'nin şahsında bir Türkiye destekçisini kaybetmişti, ama şimdi Almanya'nın varlığında bizzat kendi eliyle güçlü bir dost bulmuştu.

Sultan II.Abdulhamid Han, Anadolu'nun kalkınması ve refahı konusunda, bâzı ticârî tavizler vererek Alman dostluğuna bağlılık ve ve bu gelişmeyi kuvvetlendirmek için büyük dikkat göstermişti. Fransızlar da İstanbul'da önemli ticârî çıkarlara sâhip olmuşlardı. Ama Abdülhamid, kendi aralarında dengelenen bu dış siyâsi güçlerin ve elde edilen çıkarların arkasında en sağlam şekilde yer tutabilmişti.

Pâdişah, gerçi Makedonya'da reform yapılması konusunda üzerindeki baskılardan sıkılıyordu ama Avusturya ve Rusya'nın diğer ülkelerin bu konu ile ilgilenmelerine izin vermeyeceklerini, bu takdirde İngiltere'nin tek başına kalacağını da, yine en iyi değerlendiren insandı. Bu konuda, kendisi üzerinde ağır bir baskı kurulmasını önlemek ve bu ülkelerin kendi aralarındaki rekâbeti kısıtlayabilmek için, Avusturya ve Rusya arasındaki rekâbeti iyi kıymetlendiriyordu. Makedonya meselesine müdâhale edebilecek bir başka ülkenin var olmamasından duyduğu kıskançlığı, İngiltere üzerinde bir tehdit unsuru olarak kullanıyordu."

35- Sultan Beşinci Mehmed Reşad; Hükümdarlığı: M.1909-1918

Sultan II.Abdulhamid Han'dan sonra Sultan Abdülmecid'in oğlu Sultan Mehmet Reşad tahta geçti. Ancak Sultan Reşad döneminde devlet yönetimi tamamen İttihat ve Terakkî Partisinin elinde idi. Padişâhı hiçbir işe karıştırmıyorlardı. M.1909'dan sonra idâreye hâkim olan İttihatçıların en başındaki elebaşılar; Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa üçlüsü, I.Cihan Harbi neticesinde geride Mondros Mütârekesi'ni [6] imzalamak zorunda kalan bir hükümet bırakarak, koca imparatorluğu yıkıp, harâb-ı turâb ettikten sonra, bir gece yarısı, Alman denizaltısı ile ülkeyi terkedip kaçtılar.

Enver Paşa'nın îtirafı; Bu acı mağlûbiyet neticesinde diğerleri ile beraber Divân-ı Harbe sevkedilen Enver Paşa, vatanı terkedip kaçmadan önce, Mersin'li Cemal Paşa'ya şu îtirafta bulunmuştur: "Paşam! paşam! Harbin hesabını vermek bir şey değil, ona üzülmüyorum. Fakat biz Sultan Abdülhamid Han'ı anlayamamışız. Yahûdîlere, masonlara hizmet etmişiz. İşte buna üzülüyorum."

36- Sultan Altıncı Mehmed Vahîdeddin; Hükümdarlığı: M.1918-1922

Sultan Mehmed Reşad'dan sonra, herşeyi kaybolan ve bozulan ülkenin başına, Sultan Abdülmecid'in oğlu Sultan Altıncı Mehmet Vahîdeddin geçti ise de bu yıkılışa engel olamadı. Sultan Vahîdeddîn'e sâdece işgâle uğramış bir devletin hükümdarlığını yapmak kaldı. Kalbi vatanı için yanıp tutuşan, bu büyük vatan dostu, düşmanların hazırladığı ve Anadolu Türk nüfuzunu kırmayı hedefleyen Sevr Antlaşması'nı [7] bütün baskılara rağmen imzâlamadı. İşgal altında kalan vatanın kurtulması için elinden gelen her türlü gayreti ve fedâkarlığı gösterdi.

Gerçeği olduğu gibi belirten târihçilerin de ifâde ettikleri gibi, Sultan Vahideddin'in, işgal kuvvetlerinin baskılarına göğüs gererek İstanbul'u terketmeyişi, İstanbul saraylarının ve târihi hazînelerinin yağmalanıp Avrupa müzelerine taşınmasını önledi. Pâdişah, İstanbul'u terkedip Anadolu'ya geçmiş olsa idi, bugün elimizde Topkapı Sarayı hazîneleri olmayacağı gibi belki düşman onun arkasından Anadolu içlerine doğru ilerleyecek ve işgal etmiş olacaktı.

Ayrıca, Sultan Vahîdeddîn'in halîfe sıfatı ve hilâfetin varlığı İngilizlerle savaş hâlinde olduğumuz I.Cihan Harbi günlerinde bize büyük yararlar sağladı. Onun içindir ki, pâdişahlık kaldırıldıktan sonra hilâfetin de kaldırılması için başta İngiliz Sefîri olmak üzere diğer batılı diplomatlar büyük baskı yaptılar. Bu hususta başı çeken İngiliz Sefîri'nin aşırı gayretini yadırgayan garplı bir meslektaşı, İngiliz Sefîri'ne; "Hilâfetin kaldırılması için neden bukadar uğraşıyorsunuz? Nasıl olsa pâdişahlık kaldırıldı, varsın hilâfet devam etsin." dediğinde, İngiliz Sefîri; "Siz ne diyorsunuz? Biz, Hind Müslümanlarını pâdişah aleyhine kıyam ettirmek için yüzbinlerce altın yağdırıyoruz. Arkasından halîfe hazretlerinin bir selâmı gidiyor, bizim bütün gayretlerimiz boşa çıkıyor. Ne pahasına olursa olsun, hilâfet kaldırılacaktır." diyordu.

1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla birlikte, Devleti Âliye-i Osmâniye (Yüce Osmanlı Devleti)'nin ismi gönüllerde sevgi, saygı, tâzim ve hürmetle anılacak bir mâzî oldu.

Sultan Abdulhamid Han zamanında yedi milyon kilometrekareden fazla olan vatan toprakları bugün 784.578 kilometrekareye inmiştir.

17 Kasım 1922'de İstanbul'daki İngiliz kumandanı general Harington, Sultan Vahîdeddîn'in hürriyet ve hayâtı tehlikede olduğu için İngeltere'ye ilticâ etmiş olduğunu açıklıyordu.

Şurası bir gerçektir ki; kendisini seven ve sevmeyen bîtaraf bütün târihciler, Sultan Vahîdeddin'in yurtdışına bir baskı netîcesinde gittiğini belirtmekte ve bu îtibarla, O'na, aslâ vatan hâini denemeyeceği hususunda ittifak etmektedirler.

Yurtdışına giderken bugünkü Topkapı Sarayı'ndaki hazînelerin tamamını yanına alıp götürse, O'na mâni olacak bir fert yoktu. Halbûki O, değil hazîneleri yanında götürmek, bugün Topkapı Sarayı'nda üzerleri kıymetli taşlarla süslü kamalardan iki tane götürmüş olsaydı, onlar sâyesinde torunları dahi maddî bir darlığa düşmeden hayatlarını idâme ettirirlerdi. Nitekim buna benzer teklifler Sultan Vahîdeddin'e yapıldığı halde bu teklifleri şiddetle reddederek "Ben bir Osmanlı pâdişahıyım, bunlar hazîneye âittir." dedi ve bütün târihî eşyayı Topkapı Sarayı'na teslim ettirip makbuzunu aldı.

Yurtdışında maddî yönden büyük sıkıntıya düşmesine rağmen Batılıların kendisine bizzat yaptığı yardım teklifini, devletinin îtibarını düşünerek reddetti. Vefat ettiği zaman cenâzesine bakkal, kasap ve berberin haciz koyduğu ve bu yüzden cesedinin günlerce bekletildiği târihî hakîkatlerdendir.

Bu hakîkatler ışığında, Sultan Vahîdeddin'e vatan hâini demek için, insanın, değil vicdânını, aklını kaybetmiş olması lâzım gelir.
Osmanlı Beyliği'ni İmparatorluk (Devlet-i Âliye) Yapan Sebepler

Osmanlı Beyliği daha kurulduğu andan îtibâren askerî, adlî ve mâlî teşkilâta ehemmiyet vererek işe başladı. Osmanlı fetihleri, yalnız kılıçla değil, uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika, hukuk ve adalete tam bir riâyet neticesinde gerçekleşiyordu. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı; gelişigüzel, macerâ ve çapulculuk şeklinde değil bir program dâhilinde, şuurlu bir yerleşme hâlinde tecelli etmiş olmasıdır. Bu durum, fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idâreden memnun olmalarına sebeb oldu. Osmanlı idâresinin İslam şerîat hükümleri çerçevesinde, gayri müslimlere can ve mal güvenliğiyle birlikte dinlerinde de serbestlik tanıması, onların gitgide İslâmiyetle şereflenmelerine vesîle oldu.

Osmanlı Devleti'nin kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk tesîs ederek, halk kitleleri arasında hiçbir ayırım yapmaması, fark ve tezâda mahal vermemesi, onun dünyâ târihinde en kudretli ve cihanşümûl siyâsi bir varlık olarak doğmasını sağlamıştır. Bu ise Osmanlı sultanlarının kendi tabirleri ile «Nizâm-ı âlem» düsturu ile husûle geliyor, koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Bu düşünce, gerçekten Türk-İslam târihinde en yüksek derecesini bulmuş ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyâsi varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehditlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine mâruz bulunuyordu. Osmanlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz millî şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslam dîni ve onun cihad ruhundan alıyordu. Şeyh ve evliyânın himmetleri ile yükselen gazâ rûhu, küçük Söğüt kasabasından Bursa'ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli'ye yayılıyordu.

Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf, tarîkatler, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gâzi ve hâleflerinin etrafı din âlimleri ve evliyâ ile dolmuş ve daha ilk günden Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır.

Nitekim Osman Gâzi, dâmâdı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâli'ye intisâb ederek her hususta onunla istişârede bulunurdu. Kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına da İslam âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tavsiye etti. Bu vasiyete lâyıkıyla uyan Osmanlı sultanları fethettikleri yerleri medrese, zâviye, imâret, dârül kurrâ ve türbelerle kudsîleştirmişler, buralarda yetişen âlimlerle dünyâya İslâmiyeti yaymışlar, asırlarca maddî ve mânevî güç ve emeklerini bu uğurda harcamışlardır.

Osman Gâzi'nin, oğlu Orhan Gâzi'ye verdiği nasîhatin (ki bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları vasiyyetnâmesinin) özü şu şekildedir:

"Oğlum! Allâhü Teâlâ'nın emirlerine muhâlif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini şerî'at ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Her zaman İslâma hizmet et! Zirâ Cenâbu Hak benim gibi zayıf bir kulunu bu yüce din sâyesinde nice niâmı sübhâniyyesine mazhar kıldı. Her işinde adâleti üstün tut! Ulemâya riâyet eyle ki, şerîat işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve hilm göster! Askerine ve malına gurur getirip, şerîat ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allâh'ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allâhü Teâlâ'ya emânet ediyorum!"

Dünyâ siyâsetinde söz sâhibi olmuş devletlerin bugün bile rüyâlarını süsleyen, iç geçirten o muazzam cihan devletini, Osmanlılar, altı asır devam ettirmişlerdi. Bu muazzam devletin târih sahnesinden çekilmesiyle irili ufaklı 24 devlet meydana geldi. "Daha fazla hürriyet, daha âdil idâre" diye ayaklanarak kurulan bu devletler, hâlâ aradıkları huzuru bulabilmiş değillerdir. Osmanlının gitmesiyle huzur ve adâlet de beraberinde gitmiş, açlık, sefâlet ve savaşlar kol gezmeğe başlamıştır.

Osmanlılar, kuruluşundan îtibâren dünyâ Müslümanlarının hâmîliğini ve İslâmın sancaktarlığını yapmıştır. Yüce dînimize büyük hizmet veren bu devletin ortadan kalkmasıyla, hiç şüphesiz bu hizmet kalkmayacak, bil'akis ulvî dînimizin şerefli hizmeti her devirde, yenilenen sâhipleri tarafından kıyâmete kadar devam edecektir.

Hicrî; 12 Rebîulevvel 1415-M.; 19 Ağustos 1994

[1] [Ertuğrul Gazi'nin babasınn Süleymanşah olduğunu söyleyen kaynaklar olduğu gibi Gündüzalp olduğunu söyleyenler de vardır.]

[2] [Kur'ân-ı Kerim'de, Sebe' Sûresi'nin 15.Âyet-i Kerîme'sinde buyrulan "beldetün tayyibetün (çok güzel, temiz bir belde)"; terkip îtibariyle Yemen'deki San'a şehrini, müfredat îtibariyle İstanbul'u beyan etmektedir. Zîra, Ebced hesabı ile bu Âyet-i Kerîme'nin harflerinden İstanbul'un fetih tarihi çıkmaktadır.]

[3] [Bu arada Napolyon'un Mısır'da âsarı İslâmiyeyi gördükten sonra ihtidâ edip müslüman olduğu da rivâyet edilmektedir.]

[4] [O katliâma şâhit olanlardan, hocam ve üstazım, Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri, bir gün bizi Eyüp Sultan ve Fatih Hazretlerini ziyarete götürdüler. Her iki ziyarette de cami mimberinin sağında namaz kıldık. Sonra Evrâd-ı Şerif okuyup duâ ettiler, biz de âmin dedik. Duâdan sonra kalktığımızda, Efendi Hazretleri bize, camiin mermerden yapılı mimberindeki kurşun yarasını göstererek; "31 Mart Vak'asında, o Bulgar çapulcuları, İstanbul'a geldiklerinde katliâm yaptılar. Bu yara ondandır." buyurdular. Ve bu katliâmdan, kendilerinin, mahzâ Allâh'u Teâlâ'nın himayesi ile kurtulduklarını ifade ederek; "O esnada ben yolda gidiyordum. Bir kadın bana, "sarığını çıkar" diye bağırdı. Uyanık bir kadınmış. Korktum. Hemen sarığımı çıkarıp koltuğumun altına aldım ve doğruca eve koştum. Fakat bu arada, Hareket ordusu askerlerinden 7-8 kişi arkamdan koşup geldiler. Kapının arkasına saklandım. Banyoyu, yüklüğü, evin sâir her tarafını aradılar. İçlerinden birisi, buraya bir molla girdi, ben gördüm, diyordu. Cenâbu Hak onlara, kapının arkasını unutturdu. İşte, o katliâmdan ben böyle kurtuldum." buyurmuşlardı.]

[5] [Hâl' kararını tebliğe gelen bu kişiler kullandıkları, kullanacakları kelimeyi dahi bilmiyorlar, hâl' yerine azl kelimesini kullanıyorlardı. Oysa âmir memurunu azledebilir. Pâdişahın üstünde bir kuvvet yokki O'nu azletsin.]

[6] [Mondros Ateşkes Antlaşması'nı, 31 Ekim 1918'de Limni adasının Mondros Limanı'nda bir gemide, İttihat ve Terakki partisinin İzzet Paşa hükümeti adına Bahriye Nâzırı olan Rauf (Orbay) Bey başkanlığındaki bir heyet imzaladı. Bu anlaşma ile; Osmanlı Devleti yenilmiş olarak kabul ediliyor, Ege, İstanbul, vilâyet-i sitte işgâl ediliyor, tüm haberleşme ve ulaşım itilâf devletlerinin kontrolüne giriyordu. İlk işgaller başlıyor, Osmanlı Devleti fiilen yok sayılıyordu.]

[7] [Pâdişah Sultan Vahîdeddin'in imzalamadığı bu Sevr Antlaşması, Paris yakınlarındaki Sevr kasabasında 10 ağustos 1920'de Türkiye'deki azınlıkların istekleri doğrultusunda müttefik devletlerin Osmanlı toprağını paylaştığı bir antlaşmadır. Bu antlaşma Sadrazam Damat Ferid Paşa'ya müttefik devletler tarafından zorla kabul ettirilmiştir. Ancak son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı 28 Ocak 1920'de Misak-ı Milli (Milli sınırlardan hiç taviz verilemez diye milli yemin) kararı almıştı. ( Milli sınırlar; doğuda Musul, Kerkük'den batıda 12 adalar dahil Midye, Enez çizgisine kadardı.) Osmanlı Meclis-i Meb'usân'ın devamı olan ilk meclis (B.M.M) de Sevr'i onaylamadı. Bu antlaşma tek taraflı ölü doğmuştur. Sevr Anlaşmasına göre; İstanbul ve Anadolu'da az bir yer haricinde bütün Osmanlı toprakları işgal ediliyordu. Doğuda Kürt ve Ermeni devleti kuruluyor, Bizans yeniden canlandırılmak isteniyordu. Boğazlar müttefik devletlerin idaresine bırakılıyor, Osmanlı devletinin İstiklali elinden alınıyordu.]

İSTİFÂDE EDİNİLEN ME'HAZLAR
Asr-ı Saâdet
Saîd Sâhib Ansârî

Büyük İslam Târihi
Abdurrahim Zapsu
Büyük Türkiye Târihi
Yılmaz Öztuna
Et Tâc El Câmiu lil Usul fi Ehâdisir Rasûl
Seyyid Mensur Ali Nasıf El Hüseynî
Hâtem'ül Enbiyâ
Ahmet Cevdet Paşa
Hâtem'ül Enbiyâ Hz.Muhammed ve Hayâtı
Ali Himmet Berki - O. Keskioğlu
Hz.Muhammed (As.) ve İslâmiyet
M.Asım Köksal
İslam Târihi
Osmanlı Yayınevi
İzahlı Os
kaynak :fazilet.co

http://www.lovepowerman.net/
Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Tarih
 »  Geçmişten günümüze(düşünün)-2

Forum Ana Sayfası

Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2010   phpKF Ekibi

Love Power Man

 RSS Beslemesini Görmek için Tıklayın   RSS Beslemesini Google Sayfama Ekle   RSS Beslemesini Yahoo Sayfama Ekle