phpKF - php Kolay Forum  
Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
Forumunuz Hayırlı olsun yenilendi

Resim Ekleme

Bu Sayfadaki Bilgiler 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı
Bu Sayfadaki Bilgiler 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun" Uyarınca Gerekli Durumlarda İletişim Sağlanabilmesi İçin Eklenmiştir. Lütfen Gerekli Durumlarda Kullanınız... İbrahim uzun Esatpaşa mah 3.demiryollu 1201.sk no:28 menemen/izmir/Türkiye email :Uzun_70@hotmail.com
Forum Ana Sayfası  »  PEYGAMBERLER TARİHİ
 »  PEYGAMBERLER TARİHİ

Yeni Başlık  Cevap Yaz
PEYGAMBERLER TARİHİ           (gösterim sayısı: 2.892)
Yazan Konu içeriği

boşluk

lovepowerman
[lovepowerman]
lovepowerman

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 13.09.2010
İleti Sayısı: 2.577
Şehir: İzmir
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 28.06.2011- 16:02
Alıntı yaparak cevapla  


PEYGAMBERLER TARİHİ

  İnsanı yaratan, dünyaya gönderip neslini çoğaltan Allah, herhalde o insanı mânâsız ve gayesiz yaratmamış, hayata boş yere göndermemiştir.
  Mutlaka, insanın bir gayesi, hedefi ve kendisine diğer varlıklardan farklı bir üstünlük verilmesinin maksadı vardır.
  Şayet, eşsiz bir kabiliyet ve üstün bir mükemmeliyetle donatılan insanın dünyaya gönderilişinin bir hikmeti olmasa, onun varlığının anlamsız olması gerekir. Manasız bir iş yapmak ise sıradan bir insana bile lâyık görülemezken, kâinatın Yaratanına uygun görülebilir mi?
  İşte Peygamberler topluluğu, bu gayenin insanlara öğretilmesi için gönderilmiş İlâhî elçilerdir.
  Nitekim ilk insan, aynı zamanda ilk Peygamberdir. İnsan nesline gayesini bildirmiş, hedefini anlatmıştır.
  İnsan neslinin büyümesi, gelişmesi, yeryüzüne yayılması nisbetinde Peygamberler de çoğalmış; insanoğlunun bulunduğu her yerde, onlara yaratılış gayesini anlatmışlardır.
  “Biz Peygamber göndermediğimiz topluluğa azab etmeyiz” meâlindeki Kur’an âyetinden de öğrenmekteyiz ki, insanlık, hayat boyunca İlâhî elçilerin irşadlarıyla aydınlatılmışlardır. Böyle bir mürşide muhatap olmayanlar ise, özürlü kabul edildiklerinden ceza da görmemişlerdir.
  İşte elinizdeki eserde, kâinatın ve içindeki varlıkların gayesini İlâhî emirler ışığında insanlara açıklayan Peygamberlerin örnek hayatları, değerli hâtıraları ve özverili hizmetleri sunulmaktadır.
  PEYGAMBERLER TARİHİ, bir bakıma insanlık tarihinin özetidir. Onların örnek hayatlarını okurken hiç bir tarihin uzanamadığı derinliklere kadar iner, hiçbir ilim adamının açıklayamadığı olaylardan bilgi alır, yine hiçbir eserin yazmadığı gerçekleri öğreniriz.
  Zaten kutsal kitaplar olmasaydı, insanların gerçek tarihini, kökenini bilmeye imkân yoktu. İnsanın varlığının, diğer canlılardan evrimleşerek ortaya çıktığı teorisi, ilmi bir gerçek gibi kabul edilmek zorunda kalınırdı.
  Bu eser Kur’ân’daki Peygamber öyküleri esas alınmak suretiyle hazırlanmıştır. Kur’an’da zikredilen kıssalardaki bütün meraklı ve ilgi çekici noktalar, ders alınması gereken yönler ortaya konulmuştur. Ayrıca Peygamber mucizeleri ile ilgili ilmî araştırma ve gerçeklere de değinilmiştir.
 
  1-HZ. ADEM PEYGAMBER

  Hz. ÂDEM’İN YARATILIŞI VE MELEKLERLE İMTİHANI

  Allah’ın yeryüzünde yarattığı ilk insan Âdem babamızdır. Daha sonra ona eş olarak Havva anamız yaratılmıştır. İnsan nesli, onlardan çoğalmıştır.   Allah, Âdem babamızı yaratacağını, ilk yaratmadan önce meleklerine haber vermişti: “Topraktan “insan” adında bir varlık yaratıp onu yeryüzünün hâkimi (halifesi) yapacağım,” demişti.
  Allah’ın bildirdiğine göre, insanın meleklerden farklı bir yapısı vardı. Tabiatında hem iyilik, hem de kötülük işleme yeteneği bulunuyordu. Böyle bir varlığın yeryüzünün hâkimi yapılmasına melekler hayret ettiler: “Ya Rab, bozguncu ve kan dökücü kimseleri halife mi yapacaksın, yeryüzünün idaresini onlara mı vereceksin?” diye sordular.
  Allah onlara cevaben: Varlıkların yaratılışındaki derin sırlar ve ince hikmetler sizin bildikleriniz kadar değildir. Ben, sizin bilmediklerinizi de bilirim, buyurdu.
  Meleklerle bu konuşmadan sonra, Allah, Hz. Âdem’i yarattı. Ona, diğer varlıklardan farklı kabiliyetler verdi. Bunlardan biri de Âdem babamızın geniş bir öğrenme kapasitesine sahip oluşu idi. Allah, ona, bütün ilimleri özet halinde öğretti. Eşyanın iç yüzünü, evrenin sırlarını, varlıkların özelliklerini, kendinin isim ve sıfatlarını bildirdi. Yeryüzünün idaresi kendisine verilen biri için bu bilgiler çok gerekli idi.
  Allah, ayrıca insanoğlunun bu üstün konumunun ortaya çıkmasını istiyordu. Bu sebeple, onu meleklerle bilgi bakımından imtihan etti. Melekler bu imtihanda Âdem’e yenildiler. Onun geniş bilgisi karşısında hayrete düştüler. Hz. Âdem’in meleklerden ilim yönünden üstün yaratıldığı böylece ortaya çıkmıştı.

  İBLİS’İN İSYANI

  Hazret-i Âdem’in üstünlüğü imtihan neticesinde ortaya çıkınca, Allah meleklere, “Âdem’e secde etmelerini” emretti. Bütün melekler, bu emri tereddütsüz yerine getirdiler.  
  Yapılması emredilen bu secde, ibadet için değil, hürmet ve saygı içindi. Hazret-i Âdem’in üstünlüğüne boyun eğişin ve bu üstünlüğü ona veren Allah’a teslim oluşun sembolik ifadesi idi.
  Melekler arasında İblis adında bir başka varlık daha vardı. Diğer bir ismi de Şeytan olan İblis, melekler gibi nurdan değil, ateşten yaratılmıştı. Uzun zamandır meleklerle birlikte bulunuyordu. İbadet ve bilgisiyle onlar arasında şerefli bir mertebeye ulaşmıştı. Meleklerin saygı duyduğu bir makama çıkmıştı. Ancak İblis, melekler gibi yaratılıştan masum (günahsız) değildi. Kibirliydi. İlim ve ibadetle ulaşmış olduğu yüksek mertebeyi, kendinden biliyordu. Şahsî meziyeti sayıyordu. Bütün varlıklardan daha üstün olduğu inancı içindeydi. Melekler, İblis’in bu duygusundan habersizdiler.
  Allah, melekler arasında bulunan İblis’e de secde etmesini emretmişti. İblis, kibrine yediremeyerek secde emrine şiddetle karşı çıktı. Âdem’e secde etmeyeceğini bildirdi. Allah’ın, “Seni Âdem’e secde etmekten alıkoyan nedir?” sualine karşı da, içindeki gururunu apaçık ortaya döktü.
  – Beni ateşten, Âdem’i ise topraktan yarattın. Bu sebeple ben ondan daha hayırlı ve üstünüm, dedi.
  Çünkü İblis, bu sözüyle dikkatleri yalnızca yaratıldıkları maddeye çekerek Âdem’den üstün olduğunu iddia ediyordu. Allah’ın Âdem’i yaratma gayesini, ona verdiği ilim ve bilgi üstünlüğünü hesaba katmıyordu. İnsanın yeryüzüne idareci yapıldığını bilmezlikten geliyordu.
  Sanki kendini ateşten, Âdem’i topraktan yaratan ve ateş ile toprağa özelliklerini veren, Allah’tan başkası imiş gibi davranıyordu.
  Eşyanın kendisinde bir özellik yoktu. Bütün meziyet ve özellikleri veren Allah’tı. Allah, Âdem’e bazı özellikler vererek onu diğer varlıklardan üstün kılmıştı. İblis ise, bu gerçeği kibri yüzünden kabûle yanaşmıyordu.

  ŞEYTAN RAHMETTEN KOVULUYOR

  Hz. Âdem’e secde etmemesi, İblis’in içindeki kibir duygusunu açığa çıkarmıştı. Onun bu kendini beğenmiş haline Allah kızdı.
  – İn bulunduğun makamdan. Rahmetimden çık git! diyerek İblis’i huzurundan kovdu.
  İblis kibrinin tesirinde kalarak isyan etmiş, bir anda Cennet’ten, Allah’ın rahmetinden mahrum kalmıştı. Bu isyanı yüzünden şimdi Allah’ın kendisini yok etmesinden korkuyordu. Affetmesi için O’na yalvarmayı ise kendine yediremiyordu. Ümidi iyice kesilmişti. Son çare olarak, Allah’tan bir dilekte bulundu:
  – Madem Rahmetinden kovuldum, öyleyse bana insanların öldükten sonra tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver. Hemen yok etme...
  Allah, İblis’in bu dileğini kabûl etti.
  – Kıyâmet gününe kadar sana mühlet verdim, dedi.
  İblis, arzu ettiği mühleti alınca çok sevindi. Derhal insanoğluna düşmanlığını ilân etti. Bütün gücüyle onu Allah yolundan saptırmaya çalışacağını söyledi. İntikamını bu şekilde alacaktı.
  İnsanları saptırma arzusunu açığa vurunca, Allah, İblis’i lânetleyerek, bir kere daha Rahmetinden kovdu. Cennet’e girmeyi ona sonsuza dek yasakladı. İnsanlardan İblis’e uyanlar olursa, onları da İblis’le birlikte Cehenneme dolduracağını bildirdi.

  HZ. HAVVA’NIN YARATILIŞI

  İblis’in Cennet’e girişinin yasaklanmasından sonra, Allah, Âdem babamıza eş olarak Havva anamızı yarattı. İkisini birlikte Cennetine koydu. Havva’nın yaratılışı ile Hazret-i Âdem’in yalnızlığı giderilmişti.
  Allah onları Cennet’e yerleştirirken:
  – Ey Âdem! Sen ve âilen Cennet’te oturun. Cennettin nimetlerinden bol bol yararlanın, diyordu. Orada açlık, susuzluk çekmeyeceklerini de bildiriyordu.

  YASAK MEYVE

  Âdem ile Havva’ya Cennet’te dilediklerini yapma serbestisi verilmişti. Ancak bu geniş özgürlüğün bir tek istisnası vardı. O da Cennet’te bulunan bir   ağaca, hiçbir şekilde yaklaşmamak ve meyvelerinden yememek idi. Onlardan, yalnızca, bu yasağa uymaları isteniyordu. Aksi halde Cennet’ten çıkarılacaklardı.
  İblis, Âdem ile Havva’nın Cennet’e girişi üzerine, kıskançlık krizleri geçiriyordu. Onları kandırıp Allah’a isyan ettirmek için, plânlar yapmaya, hile ve kurnazlıklar düşünmeye başlamıştı.
  Cennet’te bir ağacın Âdem ile eşine yasaklandığını duyunca çok sevindi. İşte kendisi için bir fırsat ortaya çıkmıştı. Onları, bu yasaklanan ağaca yaklaştırmalı ve meyvesinden yedirmeliydi. İblis’in şeytanî zekâsı buna bir çare bulmakta gecikmedi.
  Allah, Âdem ile Havva’yı Cennet’e devamlı koymuş değildi. Onları yeryüzüne idareci olarak yaratmıştı. Bu hususu, İblis gibi Âdem de biliyordu. İblis, Âdem’de, Cennet’te devamlı kalmak arzusunu uyandırmayı düşünüyordu. Yasak ağacın meyvesinden yemekle bu işin gerçekleşeceğini söyleyecekti.
  Plân gerçekten aldatıcı idi.

  İLK GÜNAH

  Hz. Âdem ile eşi Hz. Havva, Cennet’te birlikte gezerlerdi. Bazan Cennet’in kapısına yakın dolaştıkları da olurdu. Şeytan ise, Cennet’e girmesi yasaklanmış, ancak henüz yeryüzüne indirilmemişti. Cennet’in dışında dolanır, Âdem ile Havva’yı gözetlerdi. Konuşmak için fırsat arardı. Nihayet bir gün aradığı fırsatı buldu.
  Âdem ile Havva’nın kapıya yakın geldikleri bir sıradaydı. İblis, dışardan onlara seslenerek yanlarına çağırdı. Yasak ağacın meyvesinden yedirmek için diller dökmeye başladı:
  – Ey Âdem! Size Cennet’te devamlı kalmanın, bitmeyen bir saltanata kavuşmanın yolunu göstereyim mi?
  – Nedir o, göster bakalım?
  Şeytan parmağını uzatmış, Allah’ın yasakladığı ağacı işaret ediyordu. Hz. Âdem, Şeytan’ın kendisini kandırmak istediğini anlamıştı. Kızarak yanından kovdu.
  Şeytan’ın bıkıp usanacağı yoktu. Birazdan tekrar yanlarına yaklaştı. Bu sefer şöyle diyordu:
  – Rabbiniz bu ağacı size niye yasakladı sanıyorsunuz? O ağaç, ebedîlik ağacıdır. Meyvesinden yiyince, Cennet’te devamlı kalınır. Haydi, daha ne duruyorsunuz? O meyveden yeyin de Cennet’ten hiç çıkmayın...
  Hz. Âdem ile Havva, Şeytan’ın bu sözlerine de aldırış etmediler.
  – Defol git başımızdan. Bizi aldatmak mı istiyorsun? Allah bize o ağacı yasakladı. Bizim vazifemiz, O’na itaat etmektir, dediler.
  İblis ilk anda netice alamamıştı. Fakat ümidini yitirmiş değildi. Âdem ile Havva’yı her görüşünde, aynı sözleri tekrarlayıp durdu. Onlara Cennet’te devamlı kalamayacaklarını hatırlatıyordu. “Cennet’te devamlı kalmak istiyorsanız, o meyveyi yemekten başka çareniz yok” diyordu. Hattâ doğru söylediğine ve Âdem ile Havva’nın yalnızca iyiliklerini isteğine dair yeminler bile ediyordu. Onları Cennet’te devamlı kalabilmek için yasak ağaca yaklaşıp meyvesinden yemeye razı etti.
  Hz. Âdem ile Hz. Havva yasak ağacın meyvesinden yer yemez, üstlerindeki Cennet elbiseleri uçup gitti. Bir anda çıplak duruma düştüler. Utançlarından, Cennet ağaçlarının yaprakları ile örtünmeye çalıştılar. Yaptıkları hatayı anlamışlardı. Fakat ne yazık ki, iş işten geçmiş, Şeytan’a aldanarak Allah’ın emrine âsi olmuşlardı. Bu, Şeytan’ın, insanoğluna karşı kazandığı ilk zaferiydi...

  Hz. ÂDEM İLE HAVVA YERYÜZÜNE İNDİRİLİYOR

  Hz. Âdem ile Havva, yaptıkları işten büyük bir pişmanlık duyuyorlardı. Korku içinde Allah’ın vereceği hükmü bekliyorlardı. Cenâb-ı Hak, önce onlara:
  – Ben ikinize de bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan sizin en azılı düşmanınızdır, demedim mi? diye sordu. Hz. Âdem ile Havva, bu ilâhî sesleniş karşısında ezildiler, utançlarından âdeta eridiler. Suçlarını itiraf ederek, yaptıkları işten pişman olduklarını belirttiler:
  – Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmederek yazık ettik. Eğer bizi bağışlayıp merhamet buyurmazsan, büyük zarara uğrarız.
  Ancak Cenâb-ı Hak, önceden gerekli uyarıyı yapmıştı. Onlardan ağaca yaklaşmamalarını, İblis’e aldanmamalarını istemişti. Aksi takdirde, Cennet’ten çıkarılacaklarını haber vermişti.
  Artık Âdem ile Havva için yeni bir hayat başlıyordu. Şeytan’a uymanın cezası olarak Cennet’ten çıkarılıp, yeryüzüne gönderiliyorlardı. Dünyada türlü türlü meşakkatler, zorluklar onları bekliyordu. Kendileriyle birlikte Şeytan da yeryüzüne sürülüyordu.
  Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’i, Hz. Havva’yı ve Şeytan’ı yeryüzüne gönderirken, “Birbirinize düşman olarak yeryüzüne ininiz,” buyurdu.
  Anlaşılan Şeytan ile insan arasındaki mücadele, yeryüzünde de devam edecekti. Çünkü Şeytan, Rahmetten yoksun kalışından insanı sorumlu tutuyordu. Ona şiddetle kin tutmuş, düşmanlık bağlamıştı. Bütün gücüyle, insanı Allah’a isyan ettirmeye ve İlâhî Rahmetten uzaklaştırmaya çalışacaktı.
  Hz. Âdem ile Havva, yeryüzünde ayrı ayrı yerlere indirildiler. Hz. Âdem Hindistan’ın güneyinde bir ada olan Seylan adasına, Hz. Havva ise Cidde’ye yerleştirildi. Uzun seneler birbirlerinden ayrı yaşadılar. Gece gündüz afvedilip bağışlanmaları için gözyaşı döküyor, Allah’a yalvarıyorlardı. Bir de Allah’tan kendilerini yine biraraya getirmesini istiyorlardı.
  Yapılan bu ihlâslı tövbe ve duaları, sonunda Allah kabûl etti. Onların günahlarını bağışladı. Mekke civarındaki Arafat denen yerde Âdem ile Havva’yı birbirlerine kavuşturdu.

  İLK İNSAN, İLK PEYGAMBER

  Hazret-i Âdem ile Havva’nın buluşmalarından sonra, insan nesli sür’atle çoğalmaya başladı. Cenâb-ı Hak, Âdem’i, kendisinden çoğalan bu insanlara ayrıca Peygamber yaptı. Böylece o, hem ilk insan, hem de ilk Peygamber olma şerefini elde etti.
  Hazret-i Âdem, vefatına kadar Peygamberlik vazifesine devam etti. Kendisine Allah’ın emir ve yasaklarını belirten 10 sahifelik bir kitap verildi. Âdem Peygamber, bu sayfalardaki ilahî gerçekleri oğullarına öğretiyordu. Onları, devamlı Şeytan’ın aldatmasına karşı uyarıyordu.
  Hazret-i Âdem, yeryüzüne indirildikten bir süre sonra, meleklerin yardımıyla, Kâbe’yi inşâ etmişti. Kâbe, bu bakımdan yeryüzünde yapılan ilk mâbeddir. Hazret-i Âdemin inşâ ettiği Kâbe binası, oğulları tarafından zaman zaman onarılarak Nûh tûfanına kadar geldi. Tûfanla beraber Kâbe de yıkıldı, izleri kayboldu. Uzun bir aradan sonra, nihayet İbrahim Peygamber, Kâbe’nin temellerini bulup ortaya çıkardı. Oğlu İsmail ile birlikte yeniden inşâ etti.
  O günden itibaren günümüze kadar bu kutsal mâbed, varlığını devam ettirdi. Her yıl akın akın insanların ziyaretlerine sahne oldu. İslâm’ın gelmesiyle Kâbe’nin önemi daha da arttı. Müslümanların 5 vakit namazlarında yöneldikleri, yılda bir kere ziyaret ettikleri bir mevki oldu. Kıble adını aldı. Kıbleye yönelmek, yâni, Kâbe istikametine dönmek namazın şartlarından biridir.
  İlk insan ve ilk Peygamber Hazret-i Âdem 1000 yıl gibi çok uzun bir ömürden sonra vefat etti. Oğulları onu, Ebû Kubeys dağına defnettiler. İki sene sonra da Hazret-i Havva vefat etti. Onu da Hazret-i Âdem’in yanına gömdüler. Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havva gibi diğer insanlar da, uzun ömürlü idiler. Her biri yüzlerce yıl yaşıyorlardı.

  ÂDEM PEYGAMBER’İN İKİ OĞLU: HABİL İLE KABİL

  Havva anamızın Habil ile Kabil adında iki erkek çocuğu dünyaya gelmişti. Kâbil, Habil’den bir yaş büyüktü.
  Aradan yıllar geçti. Hz. Âdem’in bu iki oğlu büyüdüler. Çalışıp babalarına yardımcı olacak yaşa geldiler. Habil, Kâbil’den küçük olmasına rağmen, ağabeyinden daha güçlü, kuvvetliydi. Fakat aynı zamanda yumuşak huylu, merhametliyli, iyi biriydi. Kâbil ise hırçın, sinirli, kindardı. Hz. Âdem bu iki oğlu arasında iş bölümü yapmıştı. Kâbil tarım işleriyle uğraşıyor, Habil de çok sevdiği koyun, sığır gibi hayvanları otlatıyordu.
  Gün doğmadan barınaklarından çıkarlardı. Biri ağaçlardan meyve toplamaya, sebze ve ekin ekmeye gider, diğeri de hayvanları otlatmaya götürürdü. Hazret-i Âdem ise yiyeceğini avlanarak te’min ederdi.
  Aradan bir müddet daha geçti. Habil ile Kâbil, iyice büyüdüler, gürbüz birer delikanlı oldular. Artık evlilik çağları da gelmişti. Hazret-i Âdem, oğullarını Allah’tan gelen emre göre evlendirirdi. Habil ile Kâbil’in eşi olacak kızları da yine Allah’ın emrine göre seçmişti. Ne var ki, Habil’in evleneceği Aklima adındaki kız, Kâbil’inkine nisbetle daha güzeldi. Bu durum, Kâbil’in kıskançlık duygularını kabartmıştı. Aklima ile kendisi evlenmek istiyordu. Ama bu istek Allah’ın emrine aykırıydı.
  Hazret-i Âdem, Kâbil’e bu durumu açık bir dille izah etti. Ancak Kâbil, isteğinde direniyordu. Babasından bu işe bir çare bulmasını istiyordu. Hazret-i Âdem, söz ve öğütlerinin Kâbil’e te’sir etmediğini görünce, mes’eleyi Allah’a havale etti. Oğullarından, Allah’a birer kurban sunmalarını istedi. Kimin kurbanı kabûl edilirse, Aklima ile o evlenecekti.
  Kurban, rızâsını kazanmak için Allah’a sunulan hediyelerdir. Allah’a sunulan bu hediyeler bir dağın tepesine konulurdu. Allah kurbandan razı olursa, gökten yıldırım gibi bir ateş gönderir, sunulan o kurbanı yaktırırdı. Kabûl olmayan kurban ise, ateş değmemiş halde kalır, sahibinin de yüzü halk arasında kara çıkardı.
  Habil çobanlık yaptığı için güttüğü koyunlardan en besilisini seçip kesti. Bir dağın tepesine koydu. Ziraatçılıkla uğraşan Kâbil de, meyve ve sebzelerden bir sepet doldurup Habil’in kurbanının yanına bıraktı. Kurbanlardan hangisinin kabûl edildiğini anlamak üzere, ertesi günü babalarıyla beraber dağın tepesine çıktılar. Habil’in kurbanının yerinde sadece küller vardı. Kâbil’inki ise olduğu gibi duruyordu. Bu durumda, Kâbil’in isteği Allah tarafından reddedilmişti.

  KÂBİL’İN HABİL’İ ÖLÜMLE TEHDİDİ

  Habil kurbanının kabûl edilmesinden dolayı sevinip Allah’a şükrederken, Kâbil de öfke ve kıskançlık içinde kıvranıyordu. Babasına dönüp sitem ediyor, “Sen Habil’e dua ettiğin için Allah onun kurbanını kabûl etti. Bana dua etmedin. Beni sevmiyorsun. Hep Habil’den taraf oluyorsun...” diyordu. Hazret-i Âdem ise, onu yumuşatmaya çalışıyor, ondan Allah’ın hükmüne boyun eğmesini istiyordu.
  Bu olay, Kâbil’in Habil’e duyduğu haset ve kıskançlığı daha da artırmıştı. Öfkesini kabartmıştı. Böylelikle Şeytan’a da bulunmaz bir fırsat çıkmıştı. Derhal Kâbil’e gelip kulağına şu uğursuz fikri fısıldamaya başladı: “Daha ne duruyorsun? Kardeşini öldür. Kurtul ondan...”
  Kâbil, önceleri bu fikri kafasından atmaya çalıştı. Fakat sonunda Şeytan’ın telkinlerine ve içindeki kin ve hased duygularının tahriklerine kapıldı. Kardeşini öldürme fikrini yavaş yavaş benimsedi. Uygun bir zamanı kollamaya başladı.
  Nihayet bir gün, aradığı fırsatı buldu. Habil’i bir dağ başında yalnız halde görmüştü. Koşarak yanına vardı. Burnundan kin ve öfke soluyarak: “Son duanı yap! Seni öldüreceğim!” dedi.
  Habil şaşırmıştı. Gözleri hayretten büyümüş, ağabeyine bakıyordu. “Niçin öldüreceksin beni?” diye sordu. “Ben sana ne kötülük yaptım ki?..”
  Kâbil dişlerini sıkarak cevap verdi: “Daha ne olsun... Babam seni benden fazla seviyor. Sana dua ediyor. Allah da senin kurbanını kabûl etti...”
  Habil yumuşak bir sesle: “Beni öldürmen hiçbir şeyi değiştirmez ki. Üstelik böyle bir işi yaparsan, babamın sevgisini tamamen kaybedersin. Allah’ın öfke ve lânetine iyice uğrarsın. Cehennemlik olursun.”
  Fakat Kâbil bir türlü yumuşamıyor, içindeki kin ve nefreti susturamıyordu. Kardeşine: “Seni öldürmezsem rahat edemem, huzur bulamam, anlıyor musun?” diye bağırdı. Habil yine yumuşak sesle cevap verdi: “Ağabey! Beni öldürmekle de hiçbir zaman rahata kavuşamazsın. Allah’tan kork. Hükmüne boyun eğ. Şunu da bil ki, ben senden daha güçlü, daha kuvvetli olduğum halde, öldürmek için sana elimi kaldırmam. Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”
  Habil bu sözlerden sonra, yavaş yavaş geri çekildi. Ağabeyinin yanından uzaklaşıp gitti. Kâbil olduğu yerde donup kalmıştı. İçi içini kemiriyor, “Onu öldüreceğim,” deyip duruyordu.

  DÖKÜLEN İLK KARDEŞ KANI

  Kâbil, o gece sabaha kadar uyuyamadı. Şeytan her fırsatta uğursuz teklifini yeniliyordu. “Kardeşini öldürmeden sana bu dünyada rahat yüzü yok,” diyordu. Sabah olduğunda artık kararını vermişti. Kardeşini bu defa kesinlikle öldürecekti.
  Habil, sabah erkenden koyunlarını alıp çıkmış, onları otlamaları için çayırlara yaymıştı. Sakin ve neş’eli görünüyordu. Onun bu hâli, Kâbil’i daha da öfkelendirdi.
  Yerden büyükçe bir taş alarak kardeşine arkasından sessizce yaklaştı. Gafil avlamak istiyordu. Birden üzerine atılarak elindeki taşla başına vurmaya başladı. Vurdu, vurdu, vurdu... Habil bir külçe gibi yere yığılıncaya kadar vurmaya devam etti. Ortalık kan gölüne dönmüştü. Yeryüzünde ilk cinayet böylece işlenmiş, ilk kan toprağa damlamıştı.
  Toprağa düşen bu ilk kan, burada bitmiyecek; ardı arkası kesilmiyecekti. Kıyâmete kadar Kâbil gibi zâlim insanlar, Habil masumiyetindeki kimselerin kanlarını akıtmaya devam edeceklerdi. Bu korkunç çığır, kardeş katili Kâbil tarafından başlatılmıştı.
  Kâbil, kardeşinin kanlı cesedi başında donup kalmıştı. Neden sonra kendine geldi. Yaptığı işin korkunçluğunu ve fenalığını anladı. Ne olmuştu kendine böyle? Sanki eline ne geçmişti Habil’i öldürmekle?
  İçini korku, üzüntü doldurmuştu. Sanki canlı cansız herşey hep bir ağızdan: “Katil, katil...” diye bağırıyordu. Dehşet içinde ayağa fırladı. Fakat kalkamadı. Kardeşinin yanına düştü kaldı.
  Kardeşinin cesedini ne yapacaktı? Düşünüyor, düşünüyor, fakat aklına bir fikir gelmiyordu. Neden sonra uzaklara taşımayı akıl etti. Cesedi omuzuna aldı. Yoruluncaya kadar yürüdü. Gücü kesilince omuzundan indirdi, yanına koyarak oturdu.

  KARGANIN VERDİĞİ DERS

  Kâbil, kardeşinin cesedini ne yapacağını düşünüp dururken, birden bir karga gözüne ilişti. Yanında ölü başka bir karga vardı. Kâbil, karganın hareketlerini izlemeye başladı.
  Hayvan gagası ve ayakları ile yeri eşeliyor, bir çukur açmaya çalışıyordu. İşini bitirince, ölü karganın cesedini, açtığı çukura itiverdi. Üzerine de yine ayakları ve gagasıyla toprağı örttü.
  Kâbil, bütün bu olanları büyük bir şaşkınlık içinde izlemişti. Kendi kendine mırıldandı: “Yazıklar olsun bana. Bir karga kadar bile olamadım.”
  Hemen çukur kazmaya başladı. Çukur açma işini tamamlayınca, cesedi sürükleyip içine koydu. Üzerini de toprakla kapattı. Cesed ortadan kalkınca, biraz olsun rahatlamıştı.
  Bu sırada Hazret-i Âdem, oğullarının geciktiğini görünce onları aramaya çıkmıştı. Kâbil, uzaktan babasının kendine doğru yaklaştığını görünce, birden korkup telâşa kapıldı. Koşarak kaçmaya başladı. Hazret-i Âdem, Kâbil’in bu telâş ve kaçışından endişelendi. Kötü şeyler olduğu anlaşılıyordu.
  Biraz sonra yerdeki kan lekelerini ve yeni örtülen çukuru görünce durumu anladı. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Kaçan oğlunun ardından, “Kâbil, kardeşine ne yaptın?” diye bütün gücüyle bağırdı.
  Hazret-i Âdem’in sesi öyle yüksek çıkmıştı ki, Kâbil, bütün dünyanın bu sesi işittiğini sanmıştı. Korkusu daha da artmıştı. Dağın eteklerinden indi, hiç durmadan kaçmasına devam etti.
  Hazret-i Âdem hâlâ arkasından sesleniyor, “Kâbil, hiçbir zaman rahat yüzü görme! Artık sen istenmeyen, lânetli bir insansın...” diyordu. Hazret-i Âdem’in bu bedduası, Kâbil’e hayatını zindan edecekti.
  Habil ile Kabil olayı, Kutsal kitaplarda İnsan öldürmenin ne büyük bir cinayet ve suç sayıldığını göstermesi bakımından önemlidir.

    2-HZ. ŞÎT PEYGAMBER

  Kâbil’in Habil’i öldürüp kaçmasından birkaç yıl sonra, Hazret-i Âdem’in Şît adlı bir çocuğu dünyaya geldi. Hazret-i Âdem’in diğer çocukları hep biri kız, diğeri erkek olmak üzere ikiz doğmuştu. Yeni doğan çocuk ise, tek idi. İkizi yoktu. Cenâb-ı Hak, onu Hazret-i Âdem’e, Habil’e bedel vermişti.
  Hazret-i Âdem’in vefatından sonra, yerine oğlu Şît geçti. İnsanları idare etmeye başladı. Bir süre sonra Şît’e Peygamberlik de verildi.
  Şît Peygamber hayatı boyunca Mekke’de oturdu. Uzun bir ömürden sonra, yine orada vefat etti. Babası Hazret-i Âdem’in yanına gömüldü.
  Hazret-i Şît’e Peygamberliği sırasında 50 sahifelik bir de Kitap verilmiştir.

  3-HZ. İDRİS PEYGAMBER

  Şît Peygamber’den sonra, yerini torunlarından İdris Peygamber aldı. İdris Peygamber’e de 30 sahifelik bir Kitap indirildi.
  Yeryüzünde ilk defa kalemle yazı yazan insanın İdris Peygamber olduğu söylenir.
  İdris Peygamber’e gelinceye kadar insanlar sırtlarına post ve deriler sararlardı. İğne ile dikilen elbiselerin giyimine ilk defa İdris Peygamber ile başlandı. Bu sebeple terziler, İdris Peygamber’i kendilerine pîr kabûl ederler.
  Aslında Peygamberler, insanlara sadece mânevî sahada rehber olarak gelmemişlerdir. Vazifeleri, insanlara maddî mes’elelerde de önderlik yapmaktır. Bunun içindir ki, dünyevî mesleklerde çalışanlar, bir Peygamber’i mesleklerinde üstad edinmişlerdir. Gemiciler ve Marangozlar Nûh Peygamber’i, Demirciler Dâvud Peygamber’i, Saatçiler Yûsuf Peygamber’i pîr edindikleri gibi...
  Peygamberlere verilen mucizeler, yalnızca onların Peygamberliğini ispatlamak için değildir. Bu mucizelerle, aynı zamanda insanlığa maddî ilerlemenin en son noktaları da gösterilmiştir. Sonraki nesiller, o mucizeleri örnek alıp çalışmışlar, o mucizelerin benzerlerini yapmayı başarmışlardır. Misâl verecek olursak:
  Dâvud Peygamber’e verilen “demiri avucunda yumuşatma” mucizesi, insanlığa, demiri eritip ona istenilen şekli vermeyi öğretmiştir. Böylece günümüz teknolojisinin temelleri atılmıştır.
  Havanın Süleyman Peygamber’in emrine verilmesi mucizesi, uçak, füze gibi havada uçan vasıtaların icadına yol açmıştır.
  Musa Peygamber’in “âsasıyla vurduğu yerden su çıkarma” mucizesi, insanlığı, yerin metrelerce derinliğinden petrol, doğalgaz çıkarmaya, arteziyen kuyuları açmaya teşvik etmiştir.
  İsâ Peygamber’in ölüleri diriltmesi ve şifâsız hastaları iyileştirmesi mucizesi, günümüz tıbbına büyük ışık tutmuştur. Organ nakli, sun’î kalb, sun’î böbrek, v.s. gibi tedbirlerle hayatı uzatmak mümkün hâle gelmiştir. Ölüme bile bir nevi hayat rengi verilebilir olmuştur.
  Süleyman Peygamber’in Sebe’ melikesi Belkıs’ın tahtını bir anda huzuruna getirtmesi mucizesi ise, gelecek asırların ilim adamlarına yol gösteren bir olaydır. Henüz filmlere konu olan eşyanın ışınlanarak nakline bu mucizede işaret ve teşvik vardır.

Kaynak: GOLDSOFT YAZILIM

http://www.lovepowerman.net/
Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  PEYGAMBERLER TARİHİ
 »  PEYGAMBERLER TARİHİ

Forum Ana Sayfası

Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2010   phpKF Ekibi

Love Power Man

 RSS Beslemesini Görmek için Tıklayın   RSS Beslemesini Google Sayfama Ekle   RSS Beslemesini Yahoo Sayfama Ekle