phpKF - php Kolay Forum  
Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
Forumunuz Hayırlı olsun yenilendi

Resim Ekleme

Bu Sayfadaki Bilgiler 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı
Bu Sayfadaki Bilgiler 04/05/2007 tarihli ve 5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun" Uyarınca Gerekli Durumlarda İletişim Sağlanabilmesi İçin Eklenmiştir. Lütfen Gerekli Durumlarda Kullanınız... İbrahim uzun Esatpaşa mah 3.demiryollu 1201.sk no:28 menemen/izmir/Türkiye email :Uzun_70@hotmail.com
Forum Ana Sayfası  »  S İ Y E R - İ N E B İ
 »  S İ Y E R - İ N E B İ -3a

Yeni Başlık  Cevap Yaz
S İ Y E R - İ N E B İ -3a           (gösterim sayısı: 959)
Yazan Konu içeriği

boşluk

lovepowerman
[lovepowerman]
lovepowerman

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 13.09.2010
İleti Sayısı: 2.589
Şehir: İzmir
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 28.06.2011- 15:58
Alıntı yaparak cevapla  


PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN MEDÎNE'YE HİCRETİ

Vahiy meleği Cebrâil gelip müşriklerin kararını Peygamber Efendimiz'e bildirdi ve "Şimdiye kadar yattığın yatağında bu gece yatma!" dedi.
Peygamber Efendimiz, Hz.Ali'ye: "Yatağımda yatıp uyu. Şu yeşil, geniş aba hırkamı da örtün, onun içinde uyu, korkma! Sana onlardan hoşlanmayacağın hiçbir şey erişmez!" dedi.
Peygamberimiz, uyuyacağı zaman bu yeşil aba, hırkasına bürünüp uyurdu. Halebî'ye göre; Dört zira boyunda, iki zira eninde olan bu aba hırkayı Allah Rasûlü'nün sonradan cuma ve bayramlarda giydiği de olmuştur.
Mekke'li müşriklerin, saklamak üzere, Peygamberimiz'e verdikleri birçok emânet eşya vardı. Mekkeliler, kıymetli eşyalarını saklayamamaktan korkarlarsa, onları, Peygamberimize teslim ederler, bu hususta O'na son derece güvenirlerdi. Rasûlü Ekrem, bu emânetleri sâhiplerine dağıtıncaya kadar Mekke'de kalmasını da Hz.Ali'ye emretti.
Müşriklerin Peygamber Efendimiz'in Evini Kuşatması
Her kabîleden seçilmiş olan katiller; gecenin üçte biri geçince Peygamber Efendimiz'in kapısının önünde toplandılar, Peygamberimiz'in uykuya dalmasını gözetlemeğe başladılar.
Rasûlüllah'ın kapısında toplananlar arasında Ebû Cehil, Hakem ibn-i Ebûl As, Ukbe ibn-i Ebû Muayt, Nadr ibn-i Haris, Ümeyye'tibni Halef, ibn-i Kaytala, Zem'a ibn-i Esved, Tuayme ibn-i Adiy, Ebû Lehep, Übey ibn-i Halef, Nübeyh ibn-i Haccac, Münebbih ibn-i Haccac da vardı.
Ebû Cehlin Alaylı Konuşmasına Peygamberimiz'in Cevabı
Peygamber Efendimiz'in kapısı önünde toplanan müşriklere, Ebû Cehil; "Muhammed'in iddiâsına göre siz, O'na uyar, Müslüman olursanız, bütün Araplara ve Arap olmayanlara hâkim olacakmışsınız! Ölümünüzden sonra diriltilecek, Ürdün bahçeleri gibi bahçelere kavuşacakmışsınız! Eğer, O'nun dediğini yapmazsanız boğazlanacak, ölümünüzden sonra da diriltilip sizin için hazırlanmış olan cehennemde yanacakmışsınız" dedi.
O sırada, Peygamberimiz kapıyı açıp müşriklerin karşısına çıktı. Ebû Cehil'e; "Evet, bunu, söyleyen Benim! Cehenneme girip yanacak olanlardan birisi de sensin!" dedi.
Peygamberimiz'in Katiller Arasından Kur'ân Okuyarak ve Başlarına Toprak Saçarak Çıkıp Gitmesi
Yüce Allah, kudretiyle müşriklerin gözlerini göremez bir hâle getirmişti. Rasûlü Ekrem, yerden aldığı bir avuç toprağı müşriklerin başlarına saçtı ve okuyarak onların aralarından geçip gitti.
Cenâb-u Hakk bu hususu Yâsin Sûresinde şöyle beyân ediyor: "Yâsin! O hikmet dolu Kur'ân'a andolsun ki; Sen, hiç şüphesiz insanlara gönderilen peygamberlerdensin! Dosdoğru bir yoldasın. Bu Kur'ân da, kudretiyle her şeye üstün gelen, Rahmetiyle herkesi esirgeyen Allâh'ın indirdiği bir Kitab'dır ki, ataları, azapla korkutulmamış, bu yüzden gaflet içinde kalmış olan bir kavmi korkutman için Sana indirilmiştir.
Andolsun ki; bunların çoğuna o azap sözü hak olmuştur. Artık bunlar îmân etmezler. Gerçekten biz, onların boyunlarına lâleler geçirdik ki bunlar çenelerine kadar dayanmıştır. Şimdi onlar, kafaları ve burunları yukarı kaldırılmış bir haldedirler! Biz onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik. Onları öylece bıraktık, artık görmezler. (Yâsin Sûresi, âyet 1-9).
Müşrikler, Peygamber Efendimiz'in kapısında bekleşirlerken, yanlarına bir hemşerileri uğradı. Onlara; "Siz buralarda ne bekliyorsunuz?" diye sordu.
"Muhammed'i bekliyoruz." dediler.
"Hay Allah sizi umduğunuza erdirmesin, elinizi boşa çıkarsın! Vallâhi Muhammed yanınızdan çıkmış, sonra da sizden başına toprak saçmadık bir kimse bırakmayıp yoluna gitmiş! Siz, kendinize yapılan şeyi görmüyor musunuz?!" dedi.
Her birisi, ellerini başlarına götürüp toprak saçılmış olduğunu anlayınca şaşırdılar ve buna da «Muhammed'in sihirlerinden bir sihirdir!» demekten başka söz bulamadılar.
Kapının yarığından içeri baktıkları zaman yatakta birisinin abaya sarınıp bürünerek yattığını görünce; "Vallâhi bu abasının içinde uyuyan Muhammed'dir!" dediler. Sabah ortalık ağarıncaya kadar beklediler.
Müşriklerin bu cinâyeti karanlıkta işlemeyip ortalık ağardıktan sonraya bırakmaları, ihtimal ki; katillerin muhtelif kabîlelere mensub bulunduklarını Haşimoğullarına göstermek içindi.
Sabahleyin döşekten Hz.Ali doğrulup kalkınca; "Vallâhi, bize söylenilen söz doğru imiş" dediler.
Yüce Allah bu münasebetle indirdiği âyetinde şöyle buyurmaktadır: "Hani bir zaman, o kafirler, seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri, yahut yurdundan zorla çıkarıp sürmeleri için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı kuruyorlarken, Allah da onlara mukabele ediyordu. Allah, tuzak kuranlara mukabele edenlerin hayırlısıdır." (Enfal Sûresi, âyet 30).
Gâr-ı Sevr'e (Sevir Mağarasına) Sığınmaları
Rasûlüllah Efendimiz; perşembe günü geceleyin Hz.Ebû Bekr'in evine geldi. O'nunla birlikte evin arkasındaki küçük kapıdan çıkarak Mekke'nin aşağısında, güneybatısında üç mil uzaklıkta bulunan Sevir dağına doğru ilerlemeğe başladılar. Rasûlü Ekrem bir ara pabuçlarını çıkararak yalınayak yürümek zorunda kaldı. Bu şekilde yürümekten ayakları aşındı ve acıdı. Hz.Ebû Bekir (R.A.), Peygamberimiz'in kâh önüne geçerek önünden yürümekte, kâh arkasına geçerek arkasından yürümekte idi.
Peygamber Efendimiz, O'na; "Ya Ebâ Bekir! Niçin böyle yapıyorsun?" diye sordu.
Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Önünüzü, arkanızı gözetlemek, sizi korumak için" dedi.
Gece karanlığında Sevir mağarasına ulaştılar. Mağara, haşerat ve vahşi hayvanların yuvası idi. Hz.Ebû Bekir (R.A.), içeride yılan veya yırtıcı bir hayvan bulunup bulunmadığını kontrol etmeden Rasûlü Ekrem'i içeri bırakmak istemedi.
Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Allah aşkına ben girmedikçe sen girme! Eğer içeride zararı dokunacak bir şey varsa onun zararı Sana dokunmasın, bana dokunsun" dedi.
Hz.Ebû Bekr'in Ayağının Yılan Tarafından Isırılması
Hz.Ebû Bekir (R.A.) mağaraya girdi. Eliyle yerleri yokladı, düzledi. Mağaranın bir tarafında bir delik buldu. İzarını yırtıp orayı tıkadı. Geri kalan kısmına da ayaklarını dayadı. Sonra Rasûlüllah'a; "buyurun!" dedi.
Rasûlüllah içeri girdi. Başını, Hz.Ebû Bekr'in dizine koyup uyudu. O sırada Hz.Ebû Bekir (R.A.), yılan deliğini kapamış olan ayağından ısırıldı. Rasûlüllah'ı uyandırmak korkusuyla hiç kımıldamadı. Ancak, gözlerinin akan yaşı Rasûlüllah'ın yüzüne damlayınca O'nu uyandırdı.
Rasûlü Ekrem; "Ne oldu sana Ya Ebâ Bekir?" diye sordu.
O da; "Babam, anam sana feda olsun! Yılan tarafından ısırıldım!" dedi.
Rasûlüllah, ısırılan yere tükrüğünü sürünce ayağındaki ağrı, sızı dindi...
«Onun içindir ki, bir hatıra ve nişan olarak Hz.Ebû Bekir (R.A.)'nın soyundan gelenlerin ayağının altında ben vardır.»
Müşrikler Peygamber Efendimiz ile Hz.Ebû Bekr'in Peşinde
Ortalık ağarınca, müşrikler Peygamber Efendimiz'in evine daldılar. Hz.Ali döşeğinden kalkınca;
"Nerede arkadaşın, amcanın oğlu?" dediler.
Hz.Ali; "Bilmiyorum! Ben, O'nun üzerinde gözcü müyüm? siz, O'nu çıkıp gitmeğe zorladınız. O da çıkıp gitti!" dedi.
Müşrikler, Peygamberimiz'i ele geçiremeyince içlerinde Ebû Cehil de olduğu halde, Hz.Ebû Bekr'in kapısına dikildiler. Hz.Ebû Bekr'in kızı Esma dışarı çıktı, "Ey Ebû Bekr'in kızı! Nerede baban?" diye sordular.
Esma; "Vallâhi, babamın nerede olduğunu bilmiyorum!" deyince, çok yaramaz kötü ve hırçın bir adam olan Ebû Cehil öfkelenerek, Esma'nın yanağına bir tokat vurdu. Küpesi kulağından yere fırladı.
Müşrikler Mekke'nin aşağısını, yukarısını aramağa, taramağa koyuldular.
Hz.Muhammed (S.A.V.)'i ve Hz.Ebû Bekr'i bulup getirene veya öldürene yüz deve verileceği, Mekke'nin dört bir yanında tellallar bağırtılarak halka duyuruldu. Mekke dağlarında aranmadık, taranmadık yer bırakılmadı.
Her kabîleden ikişer genç silahlandı. Yanlarına meşhur Müdliçoğullarından iyi iz sürücü Alkeme'yi de aldılar. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebû Bekr'in izlerini bulup süre süre Sevir mağarasının yakınlarına kadar gelip dayandılar.
Alkame; "Vallâhi, aradığınız kimseler, şu mağaradan ileri geçmemişlerdir. Onun yanındadırlar. İz burada kesiliyor" dedi. Aradaki mesâfe 40 zira'a kadar indi.
Hz.Ebû Bekir (R.A.), çok telaşlandı ve tasalandı.
Rasûlüllah; "Tasalanma! Allah, bizimledir!" dedi.
Hz.Ebû Bekir (R.A.); (yavaşca) "Yâ Rasûlellah! Onlardan birisi eğilip de ayaklarının dibinden bakıverse bizi görür!" dedi.
Rasûlü Ekrem; "Ya Ebâ Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen akibetin ne olabileceğini, yakalanacağımızı mı sanırsın?" dedi.
Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'inde bu hâdiseye şöyle işâret eder: "Eğer siz, O'na yardım etmezseniz (etmeyin), kafirler, O'nu Mekke'den çıkardıkları zaman, bizzat Allah, O'na yardım etmişti ki, o zaman Rasûlüllah ancak, ikinin ikincisi idi. Onlar, (Sevir dağının tepesindeki) mağarada idiler. Peygamber, arkadaşına «tasalanma! Allah hiç şüphesiz bizimledir»! dediği zaman Allah, O'nun arkadaşının üzerine sekinetini indirmiş, O'nu da göremediğiniz ordularla desteklemiş, kâfirlerin kelimesini alçaltmıştı. Allâh'ın kelimesi ise, O çok yücedir. Allah, kudretiyle herşeye üstün gelen, her yaptığını yerli yerince yapandır!" (Sûre-i Tevbe, âyet 40).
Mağaranın Önüne Örümceğin Ağ Örmesi, Güvercinin Yuva Kurması
Müşrikler; mağaranın sağını solunu araştırdılar. İçlerinden birisi, mağaranın önünde yuvalanan yaban güvercinini görünce geri döndü. Arkadaşları ona; "Mağaraya ne diye bakmadın?" diye sordular. O da; "Mağaranın ağzında iki yaban güvercininin yuvalandığını gördüm. Bundan, içeride hiç kimsenin bulunmadığını anladım." dedi.
Ümeyyet'ibn-i Halef; "Mağaranın üzeri, örümcek ağıyla kaplanmış iken, siz ne diye şüphelenip duruyorsunuz? Vallâhi, ben bu ağın Muhammed doğmadan önceye âit olduğu kanâatindeyim" dedi. Bâzıları da; "Eğer onlar mağaraya girmiş olsalar, güvercinin yuvası dağılır, yumurtası kırılır, örümceğin ağı da bozulurdu!" dediler. Böylece, müşrikler umduklarına eremeden geri döndüler. Mevla'nın kudreti ve himayesi işte böyle tecelli ediyor, kafirleri de böyle şaşırtıyordu.
Sevir Mağarası'nda Geçirilen Günler
Allah Rasûlü, perşembe günü geceleyin Hz.Ebû Bekr'i yanına alarak mağaraya girmişti. Cuma, cumartesi, pazar gecesini orada geçirdiler.
Hz.Ebû Bekr'in oğlu Abdullah, anlayışlı ve becerikli bir gençti. Babasından aldığı direktif üzerine, gündüzleri Mekkelilerle bulunur. Onların, Hz.Peygamberimiz ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) hakkında söylediklerinden işitebildiklerini, karanlık basınca Sevir mağarasına gelip anlatırdı. Geceyi Peygamber Efendimiz ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) ile birlikte geçirdikten sonra, tanyeri ağarırken Mekke'ye döner, geceyi Mekke'de geçirmiş gibi müşriklerle sabahlardı.
Amir ibn-i Füheyre de, O'nun gelip gittiği yol üzerine koyunlarını sürerek izini belirsiz ederdi. Hz.Ebû Bekr'in kızı Esma ise, geceleri yiyecek getirirdi. Hz.Ebû Bekr'in azadlı kölesi Amir ibn-i Füheyre, Hz.Ebû Bekr'in koyunlarını Mekkelilerin koyunları ile birlikte otlatır, (aldığı direktife göre) karanlık basınca Hz.Ebû Bekr'inkilerini mağaranın önüne getirip bırakırdı. Peygamber Efendimiz ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) de, onlardan bir kaba süt sağar, güneşin hararetinden ısınmış temiz taşların içine koyarak, sütü ısıtır ve içerlerdi. Amir ibn-i Füheyre gecenin sonuna doğru gelip koyunlara seslenir, onları da önüne katarak yaymağa götürürdü. Bu hâl üzere üç gün geçti.
Halkın, Rasûlüllah Efendimiz ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) hakkındaki arama taramaları biraz yatışır ve tavsar gibi oldu. Kılavuz olarak tutulan Abdullah ibn-i Üreykıt da, kendisine emânet edilen iki deve ile birlikte kendi devesini de yanına alarak pazartesi günü seher vakti sevir dağının eteğine geldi.
Hz.Ebû Bekr'in Kızı Esma'nın «Cennet Kuşağı» İle Müjdelenmesi
Yol azığı olmak üzere bir koyun kesilmiş, eti pişirilmişti. Hz.Ebû Bekr'in kızı Esma, bunu bir dağarcığa koyup bir tulum su ile birlikte mağaraya getirdi.
Esma, yemek dağarcığını bağlamak için bağ getirmeği unutmuştu. Esma, yola çıkılacağı zaman belinden kuşağını çözüp ortasından yırtarak bir parçası ile yemek dağarcığını, öteki parçasıyla da su tulumunun ağzını bağlayınca, bu fedakarlığından memnun olan Peygamberimiz, O'na; "Sana Cennette iki kuşak var!" buyurdular. Bundan dolayı Esma «Zâtün nitakayn (iki kuşak sâhibesi)» diye anıldı.
Hz.Ebû Bekr'in Babasının Telaşlanması
Hz.Ebû Bekr'in, Müslüman olduğu zaman kırkbin dirhemi vardı. O bunları İslam davası uğrunda seve seve harcamaktan geri durmadı. Peygamber Efendimiz'le Mekke'den ayrılacağı zaman, ancak beşbin veya altıbin dirhemi kalmıştı. Bunların bir kısmını yanında götürmek üzere oğlu Abdullah ile mağaraya getirtti.
Esma der ki: "Babam Ebû Bekir, böyle, malını yanına alıp gidince, dedem Ebû Kuhâfe yanımıza geldi (o zaman gözleri görmezdi);
«Vallâhi ben, sanıyorum ki, O, bütün malı yanında alıp götürmüştür!» dedi.
«Hayır dedeciğim! O, bize pek çok mal bıraktı!» dedim ve hemen babamın, evin bacasına koyduğu madeni paraları aldım (ki babam paralarını hep oraya koyardı). O paraları bir örtünün üzerine koyduktan sonra dedemin elini tutup «dedeciğim! elini şu mal üzerine bir sür» dedim. Dedem, elini ona koyunca;
«Eh! Bunu size bıraktığına göre mesele yok. Çok güzel. Artık, bu size yeter! Ben, vallâhi bize bir şey bırakmadı sanmıştım!» dedi."
Peygamberimiz'in Kusvâ İsimli Deveyi Satın Alması ve Sevir'den Ayrılış
4 Rebîulevvel pazartesi günü Rasûlüllah ve Hz.Ebû Bekir (R.A.) mağaradan çıkarak mağaranın yanında bekleyen kılavuz Abdullah ibn-i Üreykıt'ın yanına geldiler. Hz.Ebû Bekir, iki devesini de Rasûlü Ekrem'in yanına getirdi ve üstün olanını Rasûlüllah'a arz ederek; "Anam babam sana fedâ olsun! Buyur ya Rasulallah!" dedi.
Peygamber Efendimiz; "Ben, bana âit olmayan bir deveye binemem!" deyince,
Hz.Ebû Bekir; "O, senindir! Babam anam sana fedâ olsun! Bin!" dedi.
Peygamberimiz; "Hayır! Satın aldığın bedeli ne ise bana bildirmedikçe ona binemem!" dedi. (Hz.Ebû Bekir, onu, Harisoğullarının hayvanları arasından seçip başka bir deve ile birlikte 800 dirheme satın almıştı.)
Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Onu şu kadara fîlâncalardan satın aldım!" dedi.
Peygamber Efendimiz Kusvâ'yı Hz.Ebû Bekr'in satın aldığı 400 dirhem ile kabul edince,
Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Yâ Rasûlellah! Artık bu sizindir! Binebilirsiniz!" dedi.
Rasûlüllah da, Hz.Ebû Bekir de develerine bindiler. Hz.Ebû Bekir (R.A.), yolda kendilerine hizmet etmek üzere azadlı kölesi Amir ibn-i Füheyre'yi yanına aldı. Yol göstermesinde çok maharetli olan Abdullah ibn-i Üreykıt önlerine düştü. Sevir dağından ayrıldılar.
Rasûlü Ekrem'in «Kusvâ» diye anılan bu devesi Hz.Ebû Bekr'in hâlifeliği zamanına kadar yaşadı. Medîne'nin Bakî Kabristanlığı'na salınmıştı. Kendisine hiç dokunulmazdı. Orada kendi hâlinde yayıla yayıla öldü.
Peygamber Efendimiz'in Vatan Sevgisi
Allah Rasûlü, Mekke'nin aşağısından geçerken devesini Hazvere mevkiinde durdurarak Mekke'ye mahzun mahzun baktı;
"Vallâhi! Sen Allâh'ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın! Senden, çıkarılmamış olaydım, buradan çıkmazdım. Bana senden daha güzel, daha sevgili vatan yoktur. Kavmim, beni, senden çıkarmamış olsalardı, çıkmaz, senden başka bir yerde yurt yuva tutmazdım." dedi.
Bunun üzerine, Yüce Allah Peygamber Efendimiz'e şöyle vahyetti: "Elbette, O Kur'ân'ın tebliğini üzerine farz kılan Allah, Seni, yine döneceğin yere (Mekke'ye) döndürecektir." (Kasas Sûresi, âyet 85).
Sürâka'nın Hz.Peygamberimiz'i Tâkip Edişi ve Başına Gelenler
Kureyş Müşrikleri, Rasûlüllah ile Hz.Ebû Bekr'i bulana veya öldürene yüzer deve va'detmiş bulunuyorlardı. Kendine güvenenler O'nu aramağa koyulmuştu. Çok iyi iz tâkip eden Sürâka adında iri yapılı birisi de, bu mükâfatı almak için atını, silahını, fal çektiği oklarını da yanına aldı, bundan sonra elini fal çantasına atıp oklarını çıkardı.
«Muhammed ile Eshab'ına zarar verebilir miyim?, veremez miyim?» diye oklarla fala baktı. Hoşlanmadığı ok; «O'na zarar verilemez» oku çıktı.
Fakat oka îtibar etmeyerek, yüz deveyi almak arzu ve iştihâsıyla hemen atının üzerine atladı. Onu, dört nala kaldırıp koşturdu. Rasûlüllah ile arkadaşlarına yaklaşacağı sırada atının ayakları birden bire sürçüp yere kapandı. Sürâka da üzerinden yuvarlandı. Kendi kendine "Bu, ne hâl?" dedi. Sonra fal oklarını çıkarıp fala baktı. Yine, hoşlanmadığı ok, «O'na zarar verilemez!» oku çıktı.
Sürâka, oka isyan etti. Peygamber Efendimiz'i tâkipten vazgeçmedi. Hemen atına atlayıp koşturmağa başladı. Birden bire atı yere kapandı. Sürâka da üzerinden yuvarlandı. "Bu, ne hâl?" dedi. Sonra fal oklarını çıkarıp tekrar fala baktı. Bu defa da, hoşlanmadığı «O'na zarar verilemez!» oku çıktı.
Sürâka, yine oka isyan etti ve Rasûlü Ekrem'i tâkipten vazgeçmedi. Atına atlayıp koşturmağa başladı. O kadar yaklaştı ki artık, Allâh'ın Rasûlü ve arkadaşları Sürâka'yı görüyor, o da, onları görüyordu. Hattâ Sürâka, Rasûlüllah Efendimiz'in okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'i bile işitebiliyordu.
Rasûlüllah, arkasına hiç dönüp bakmıyordu. Hz.Ebû Bekir (R.A.) ise, sık sık arkasına dönüp bakınıyordu.
Buhârî'nin Enes Bin Malik'ten rivâyetine göre; Hz.Ebû Bekir (R.A.), arkasına dönüp bakınınca, bir atlının arkalarından koşup kendilerine yaklaştığını gördü. "Yâ Rasûlellah! İşte atlı, gelip bize yaklaştı." dedi.
Peygamberimiz arkasına baktı; "Allahım düşür onu" diyerek duâ etti.
Sürâka gelip yetişince, Hz.Ebû Bekir (R.A.) ağlamağa başladı.
Peygamber Efendimiz, O'na; "Niçin ağlıyorsun?" diye sordu.
Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Vallâhi, ben, kendim için ağlamıyorum. Sana bir zarar gelir diye ağlıyorum!" dedi.
Sürâka, Peygamber Efendimiz'e saldıracağı bir mesâfeye gelince; "Yâ Muhammed! Bu gün Seni benden koruyacak kimdir?" diye bağırdı.
Peygamberimiz; "Beni, Cebbâr ve Kahhâr olan Allah korur!" buyurdu,
Cebrâil indi; "Yâ Muhammed! Yüce Allah yeryüzünü sana itaatçı kıldı. Ona dilediğini emredebilirsin" dedi.
O sırada, Sürâka'nın atının iki ön ayağı, dizlerine kadar yere battı. Sürâka da üzerinden yuvarlandı. Atını kaldırmağa zorladı. At da kalkmak için çabaladı. Fakat, bir türlü ayaklarını yerden çıkarmağa kâdir olamadı.
Sürâka'nın Peygamber Efendimiz'den Emân Dilemesi
Sürâka; "Yâ Muhammed! İyice anladım ki, bu senin işindir! Allâh'a duâ et de kurtulayım! Sana hiç dokunmayacağım! Beni görecek kimselere de senden hiç bahsetmeyeceğim" dedi. Sürâka'nın atı çabalayarak, horuldayarak kalkıp dikilince, iki ayağının gömüldüğü çukurdan göğe doğru ateş dumanı gibi, tozlu bir duman yükselip dağıldı.
Bunun üzerine, Sürâka; "El emân!" diye bağırdı.
Rasûlü Ekrem ile arkadaşları durdular. Sürâka da atına binerek yanlarına kadar geldi.
Sürâka bunca saldırılarından Allah Rasülü'nün bu şekilde korunulduğunu görünce, artık iyice anladı ve kanaât getirdi ki; O'nun gerçekleştirmek istediği şey yakında gerçekleşecektir. "Ben, Sürâka ibn-i Çu'şüm'üm! Bana bakın, benden şüphelenmeyin. Size söyleyeyim ki, artık benden hiçbir zaman hoşlanmayacağınız bir hareket gelmeyecektir! Kavmin, Senin hakkında şöyle şöyle vaadlerde bulundu" diyerek Kureyş'in, Peygamber Efendimiz'e ve Hz.Ebû Bekr'e yapmak istedikleri şeyleri birer birer haber verdi. Kendilerine yol azığı ve levazımı vermek istedi. Almadılar ve ondan, başka hiçbir şey de almak istemediler.
Sürâka, Peygamberimiz'e; "Şu ok çantamdan bir ok alıp bununla, fîlân fîlân yerdeki develerime ve hizmetçilerime uğra! Ondan dilediğini al!" dedi.
Allah Rasûlü; "Ey Sürâka! Sen İslam dînini arzu etmedikçe, ben de senin deveni, sığırlarını arzu etmem! Sen, bizi gördüğünü gizli tut, kâfi!" dedi.
Sürâka; "Ey Allâh'ın Peygamberi! Bana istediğini emret!" deyince,
Rasûlüllah: "Yurdunda dur! hiçbir kimsenin, bize gelip kavuşmasına meydan verme!" dedi.
Günün başlangıcında Peygamberimiz'in üzerine düşmanca yürüyen Sürâka günün sonunda, Allah'ın hikmeti ile adeta O'nu koruyucu bir silah oluvermişti.
Sürâka'ya Emannâme Yazılıp Verilmesi
Hz.Peygamberimiz, Hz.Ebû Bekr'e; "Söyle O'na, bizden istediği nedir?" dedi.
Hz.Ebû Bekir (R.A.), bunu, Sürâka'ya söyleyince, Sürâka; "Benimle aranda bir emân vesîkası olmak üzere bana bir yazı yaz!" dedi.
Rasûlüllah da, Hz.Ebû Bekr'e; "Ona, istediğini yaz" buyurdu.
Bunun üzerine, Hz.Ebû Bekir (R.A.), Amir ibn-i Füheyre'ye emretti. O da bir deri parçasına yazıp Sürâka'ya uzattı. Sürâka onu alıp ok çantasına koydu. İzi sıra geri döndü. Olan bitenlerden hiçkimseye hiçbir şey anlatmadı, sustu.
Sürâka'nın Ebû Cehil'e Cevabı
Ebû Cehil, Sürâka'nın böyle eli boş dönüp sustuğunu görünce Müslüman olmasından korktu ve onu söylediği beytlerle kötülemeğe, halkın gözünden düşürmeğe çalıştı.
Sürâka da, Ebû Cehil'e verdiği manzum cevabında; "Ey Hakem'in babası! Sen, atımın ayakları yere battığı zamanki hâlini bir görmüş olaydın, anlar ve hiç şüphe etmezdin ki Muhammed (A.S.) delilli ve hüccetli Peygamberdir. Artık, O'na kim dayanabilir?. Sana yaraşan, Kureyş kavmini, O'na saldırmağa kışkırtmak değil, saldıranlara engel olmaktır. Ben, sanıyorum ki O'nun yaymak ve duyurmak istediği şey elbette bir gün gelişecek ve yayılacaktır. Öyle ki, bütün halk, O'na çatmağı değil, O'na uymağı ve kendisiyle barışıklık içinde bulunmağı isteyecektir!" dedi.
Medîne Yolculuğuna Devam
Peygamber Efendimiz, Harrar'dan geçişinin ertesi günü, Talha ibn-i Ubeydullah ve Zübeyr ile buluştu.
Bunlar, Şam'dan ticâret kâfilesiyle gelip Mekke'ye gitmekte idiler. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebû Bekr'e birer beyaz Şam maşlahı (elbisesi) giydirdiler ve Medîne'li Müslümanlardan birisinin; "Rasûlüllah ve arkadaşları, geciktiler!" dediğini haber verince, Peygamber Efendimiz, hareketini hızlandırdı.
Rasûlü Ekrem önde, Hz. Ebû Bekir arkada giderken, yolda bir adamla karşılaştılar. Adam Hz.Ebû Bekr'i tanıdı. "Ey Ebû Bekir! Şu önünde giden zât kimdir?" diye sordu.
Hz.Ebû Bekir (R.A.) da setretmek için; "O zât, bana yol gösteren birisidir!" dedi.
Büreyde'nin Müslüman Oluşu ve Peygamber Efendimiz'in Önünde Sarığını Sancak Yaparak Medîne'ye Girişi
Kureyş müşriklerinin, Peygamberimiz'i tutup getirene 100'er deve verecekleri vaadini işiten Büreyde ibn-i Husayb, aile efradından 70 atlı ile beraber yola çıkmışlardı. Peygamber Efendimiz, Amim mevkiine eriştiği zaman, gelip Peygamber Efendimiz'e kavuştular.
Peygamberimiz ona; "Sen kimsin?" diye sordu.
Büreyde; "Ben, Büreyde'yim!" dedi.
Rasûlüllah, Hz.Ebû Bekr'e dönüp; "Ya Ebâ Bekir! İşimiz serinledi ve düzeldi." dedi.
Allah Rasûlü Büreyde'ye; "Kimlerdensin?" diye sordu.
Büreyde; "Eslem kabîlesindenim!" dedi.
Peygamberimiz, Hz.Ebû Bekr'e; "Selâmete erdik" dedi.
Büreyde'ye; "Eslem'in kimlerinden, hangilerindensin?" dedi.
Büreyde; "Sehimoğullarındanım!" dedi.
Peygamber Efendimiz; "Ya Ebâ Bekir! Okun çıktı!" dedi.
Büreyde, Peygamber Efendimiz'e; "Peki, ya sen kimsin?" diye sordu.
Peygamber Efendimiz; "Ben Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu Muhammed'im ve Allâh'ın Rasûlüyüm" diyerek onu, İslâmiyete dâvet edince, Büreyde de yanındakiler de şehâdet getirerek Müslüman oldular. Böylece hidâyetten nasibi olan bu insanlara Mevlamızın inâyeti ve hidâyeti yetişti. Allah'ın Rasulü'ne düşmanlık için gelenler O'na sadık birer dost oluverdiler.
Yanlarındaki biraz sütü Peygamber Efendimiz'e takdim ettiler. Onu Peygamber Efendimiz ile Hz.Ebû Bekir (R.A.) içti.
Büreyde, hayvanlarının az sütlü oluşundan şikâyetlendi. Peygamberimiz de onlara bereket duâsı yaptı.
Peygamber Efendimiz, yatsı namazını orada, bu yeni Müslümanlarla birlikte kıldı. O gece, Büreyde, Meryem Sûresi'nin baş tarafından birkısmını Peygamber Efendimiz'den öğrendi.
Sabaha çıkıldığı zaman, Büreyde; "Yâ Rasûlellah! yanında bir bayrak olmadan Medîne'ye girmen uygun düşmez!" dedi. Sarığını çıkardı. Mızrağının ucuna bağladı. Medîne'ye girinceye kadar Peygamber Efendimiz'in önünde onu taşıyarak yürüdü.
Büreyde, daha sonraları tahdisi nimet olarak hep; "Allâh'a hamd olsun ki Sehimoğulları, hiç zorlanmadan boyun eğdiler, Müslüman oldular!" derdi.
Rasûlü Ekrem, onun hakkında; "Eshâbımdan bir zât bir memlekette ölecek. O kıyâmet gününde o memleketin nûru ve o memleket halkının önderi olacaktır!" buyurmuştu.
Gerçekten Büreyde, İslam mücâhitleriyle Horasan'a kadar gitmiş, Merv'de vefât etmiştir.
Kuba'ya Geliş
Rasûlüllah (S.A.V.), Rebîülevvel ayı içinde bir pazartesi günü kabakuşlukta, güneşin en kızgın sırasında Kubâ' ya eriştiler.
Kubâ; Medîne'nin güneyinde, iki mil uzağında üzüm bağları, hurma, incir ve nar bahçeleri bulunan sevimli bir köydü.
Bir Yahûdînin Peygamber Efendimiz'i Uzaklardan Görmesi
Medîne'deki Müslümanlar, Peygamberimiz'in Mekke'den yola çıktıklarını işittikleri zaman, sabah namazını kıldıktan sonra Harre mevkiine çıkarak, öğle sıcağı basıncaya kadar Allah Rasûlü'nü beklerlerdi. Yine bir gün, uzun uzun bekledikten sonra dönmüşlerdi. Evlerine girdikleri sırada, Yahûdîlerden birisi, kendisine âit bir işi için kulelerden bir kulenin üzerine çıkıp uzakları gözetlerken, Peygamber Efendimiz'le Eshab'ının beyazlara bürünmüş olarak serâb ve sisleri yara yara gelmekte olduklarını gördü. Yahûdî, Müslümanların Peygamber Efendimiz'i bekleyip durduklarını biliyordu. Hemen yüksek sesle;
"Ey Arab topluluğu! Ey Kayle oğulları! İşte nasîbiniz, devletiniz, gelmesini bekleyip durduğunuz Ulu adamınız geliyor!" diyerek haykırdı.
Medîne'li Müslümanların Peygamberimiz'i Karşılamaları
Yahudînin sesini işiten Medîne'li Müslümanlar, Peygamber Efendimiz'i karşılamak için, silâhlanıp, evlerinden dışarı fırladılar. Rasûlü Ekrem'in gelmekte olduğunu işitince Amr ibn-i Avf oğullarının getirdikleri tekbirlerle yerler sarsıldı. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebû Bekir (R.A.), Harre'de iken, geldiklerini haber vermek için, bâdiye halkından birisini de Ebû Ümâme'ye ve adamlarına göndermişlerdi. Çıkan karşılayıcılar, 500 kişi idi. Allah Rasûlü'ne Harre'de kavuştular.
Karşılayıcılar geldikleri zaman, Rasûlü Ekrem Efendimiz bir hurma ağacının gölgesinde oturuyorlardı. Hz.Ebû Bekir (R.A.) de Rasûlüllah'ın yanında bulunuyordu. Karşılamağa gelen Medîne'li Müslümanların çoğu Rasûlüllah'ı hiç görmedikleri ve Hz.Ebû Bekr'i eskiden tanıdıkları için, önce O'nu selâmlıyorlar, O'nunla konuşuyorlardı. Rasûlü Ekrem ise hep susuyor, sükût ediyordu, konuşmuyordu.
Medîne'li Müslümanlar, Peygamber Efendimiz'i, ancak, üzerinden gölge çekilip de Hz.Ebû Bekir (R.A.) O'nu maşlahı ile güneşten gölgelemeğe çalışırken tanıyabildiler.
Peygamberimiz'in Kubâ'da Müsafir Olduğu Ev
Rasûlüllah (S.A.V.), Eshâbıyla ve karşılayıcılarla birlikte Medîne'nin sağ tarafına (âliye kısmına) yönelerek yoluna devâm etti ve Kubâ'da Amr'ibn-i Avfoğulları âilesinden, çok yaşlı bir zât olan Külsûm ibn-i Hidm'in evine indi. Hz.Ebû Bekir (R.A.) ise, Haris ibn-i Hazrec oğullarından Hubeyb ibn-i İsaf'ın Sünh'deki evine indi.
Peygamber Efendimiz Külsûm ibn-i Hidm'in evine inmekle beraber, Sa'd ibn-i Hayseme'nin evine gidip orada Müslümanlarla oturup konuşurdu.
Hz.Ali'nin Kubâ'ya Gelişi
Hz.Ali, halkın, Peygamberimiz'e emânet ettikleri şeyleri, sâhiplerine vermek için geri kalmıştı. Hz.Ali, Ebtah'da (Mekke Vâdisinde) dikilerek; "Kimin, Rasûlüllah katında bir emâneti varsa, gelsin, emânetini kendisine teslim edeceğim!" diye seslendi.
Mekke'de üç gün, üç gece daha kaldıktan sonra, O da gelip Kûlsüm ibn-i Hidm'in evinde Peygamber Efendimiz'e kavuştu.
Gelirken, gündüzleri gizlenmiş, geceleyin yürümüştü. Kubâ'ya geldiği zaman, ayaklarının altı kabarmış ve yarılmış bir halde idi. Rasûlü Ekrem, O'nu görünce kucakladı ve şefkatinden ağladı. Hemen, ayaklarını meshedip sığayınca ıztırabı dindi.
Kubâ Mescidi'nin İnşâsı
Rasûlüllah Efendimiz, Kubâ'da Amr'ibn-i Avfoğulları yanında 14 gece kaldı ve Kubâ Mescidi'ni yapıp içinde namaz kıldı.
Rasûlü Ekrem Kubâ Mescidi'ni yapmak istediği zaman;
"Ey Kubâ'lılar! Bana Harre'den taş getirin!" dedi.
Yanına bir hayli taş toplandı.
Rasûlüllah (S.A.V), yanındaki asâ ile kıbleyi çizdi. Eline bir taş alıp oraya koydu. "Yâ Ebâ Bekir! Bir taş al, benim taşımın yanına koy!"
"Ey Ömer! Sen de bir taş al, Ebû Bekr'in taşının yanına koy!"
"Ey Osman! Sen de bir taş al, Ömer'in taşının yanına koy!" dedi.
Allah Rasûlü, sanki bu sûretle onların halîfelik sıralarını da işâretliyordu.
Bundan sonra, Peygamberimiz orada bulunan halka dönüp; "Herkes, alacağı taşını şu çizgi üzerinde arzu ettiği yere koysun!" dedi.
Böylece, Kubâ Mescidi'nin ilk taşını kıble tarafına koyan Peygamber Efendimiz olmuştur. Sonra, sırası ile Hz.Ebû Bekir (R.A.), Hz.Ömer ve Hz. Osman Efendimiz oraya gelerek birer taş koymuşlar, sonra da bütün halk yapı işine koyulmuştur.
Rasûlü Ekrem, hayâtı boyunca her cumartesi günü yaya veya binitli olarak Kubâ Mescidi'ne gelir, orada iki rekât namaz kılardı.
Kubâ Mescidi'nde namaz kılmanın, umre yapmak gibi olduğu, kılınacak namazın, kılana bir umre sevâbı kazandıracağı, Peygamber Efendimiz tarafından bildirilmiştir.
Cenâb-u Hak, Kur'ân-ı Kerîm'inde bu mescidi medhü senâ ediyor ve buyuruyor ki; "Tâ ilk gününden, temeli takvâ üzere kurulan bu mescidde namaza durmak daha doğrudur. Orada temizliği ve nezâhati pek seven insanlar var, Allah da zâten temiz olanları sever." (Tevbe Sûresi, âyet 108)
PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN MEDÎNE'YE GİRİŞİ
Rasûlü Ekrem (S.A.V), Kubâ'dan Medîne'ye hareket etmek istediği zaman, dedesi Abdülmuttalib'in dayıları olan Neccaroğullarına haber gönderdi. Onlar da yüz kişilik bir kâfile hâlinde silahlanıp geldiler. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebû Bekr'e selâm verdiler ve "Siz düşmanlarınızdan emin, dostlarınız da size itaatçı olarak develerinize bininiz!" dediler.
Rasûlü Ekrem devesine bindi. Hz.Ebû Bekir (R.A.) de bindi.
Hz.Peygamberimiz önde, Hz.Ebû Bekir (R.A.) arkada, Medîne'li Müslümanlar da sağ ve sol yanlarında oldukları halde, cuma günü Kubâ'dan hareket ettiler.
Ranûna Vâdisi'nde İlk Cuma Namazı
Sâlim ibn-i Avfoğullarının yurdundan geçerken öğle vakti girmişti. Peygamber Efendimiz cuma namazının farz kılındığını Eshâbına tebliğ buyurdular ve burada ilk cuma namazını kıldılar. Orada iki hutbe irâd ettiler.
İlk hutbede, kalkıp Allâhü Taâla'ya hamdü senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:
"Ey mü'minler! Kendiniz için âhiret azığı hazırlayın ve onu kendinizden önce gönderin. Elbette bilirsiniz ki muhakkak ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız! Sonra birinize Rabbül'âlemin, arada bir tercüman ve perdedar bulunmaksızın «Sana Rasûlüm gelip, buyruklarımı tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, ihsanlarda bulundum, sen bu nimetlerden kendine âhiret payı ayırdın mı?» diyecek. O kimse sağa ve sola bakacak hiçbir şey görmeyecek! Sonra, önüne bakacak, orada cehennemden başkasını görmeyecek!
Öyle ise yarım hurma ile de olsa, cehennemden kendisini korumağa gücü yeten hemen o hayrı işlesin. Onu bulamayan da güzel bir sözle kendisini korumağa çalışsın. Çünkü, bir iyiliğe on mislinden yediyüz misline kadar sevap verilir. Allâh'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!"
Allah Rasûlü, hutbesinin ikinci kısmında şöyle buyurdu:
"Allâh'a hamd olsun! Allâh'a hamd ederim ve O'ndan yardım dilerim! Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allâh'a sığınırız. Allâh'ın doğru yola ilettiğini, kimse saptıramaz! Saptırdığını da kimse doğru yola iletemez! Şahadet ederim ki Allah'dan başka ilah yoktur! O, birdir, şeriki yoktur.
Sözlerin en güzeli Allâh'ın Kitâbı'dır. Allah, kimin kalbini Kur'ân ile süsler ve onu küfürden sonra İslâmiyete girdirir, o da Kur'ân'ı başka sözlere tercih ederse işte o kimse felah bulmuştur. Doğrusu, Kitâbullah, sözlerin en güzeli ve en beliğıdır.
Allâh'ın sevdiğini seviniz! Allâh'ın Kelamından ve zikrinden usanmayınız! Allâh'ın Kelamından kalbinize darlık gelmesin. Çünkü Kelâmullah, her şeyin üstününü ayırıp seçer, amellerin hayırlısını, kulların güzîdesi olan Peygamberleri, kıssaların iyisini zikreder, helâl ve haramı beyân eyler.
Artık, Allâh'a ibâdet ediniz ve O'na bir şeyi şerik koşmayınız! O'ndan gereği gibi sakınınız. Yaptığınız iyi işleri, diliniz te'yid etsin. Aranızda Allâh'ın kelamı ile sevişiniz. Muhakkak biliniz ki, Allah, ahdinin bozulmasına gazap eder. Size selâm olsun!"
Peygamberimiz'in Medîne'ye Girişi ve Medînelilerin Sevinci
Hz.Peygamberimiz, Cuma namazından sonra devesi Kusvâ'ya bindi ve yularını da onun başına doladı. Peygamberimiz önde Hz.Ebû Bekir (R.A.) arkada, yolun iki yanını dolduran yaya ve binitli Müslümanlar da yanlarında olduğu halde Medîne'nin içine doğru hareket etti.
Medîne, sevinçten çalkanıyordu!
Bera ibn-i Azib demiştir ki; "Rasûlü Ekrem Medîne'yi teşrif ettiği zaman Medîneliler, Rasülullah'a sevindikleri kadar hiçbir şeye sevindiklerini görmedim. Hatta kadınlar, kızlar, çocuklar «Câe Rasûlullah, Taleat aleyneş Şems, (Rasûlullah geldi, Allâh'ın Peygamberi geldi, güneş bize doğdu, ne mutlu bize)» diye sevinç izharında bulunuyorlardı."
Enes ibn-i Malik, Peygamber Efendimiz'in Medîne'ye girdiği günden daha güzel ve daha parlak bir gün görmediğini söyler.
Halebi'nin Hz.Âişe'den rivâyetine göre, Peygamberimiz, Medîne'ye girdiği zaman kadınlar, çoluklar çocuklar hep bir ağızdan:
"Veda yokuşundan doğdu, dolunay bize!
Allâh'a yalvaran oldukça şükretmek gerekir, mutlu hâlimize!
Ey bize gönderilen Yüce Peygamber! Sen,
Sen, boyun eğmemiz gereken bir emirle geldin bize!"
diyerek neşîdeler söylüyorlardı.
Erkekler ve kadınlar evlerin damlarına çıkmışlar. Gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüşler, «Rasûlullah geldi, güneş bize doğdu» diye bağrışıyorlardı.
Medînelilerin Peygamberimizi Müsafir Etmek İçin Yarışı
Sâlim ibn-i Avf oğulları âilesinden İtban ibn-i Mâlik ve Abbas ibn-i Ubâde, Rasûlüllah'ın devesi Kusvâ'nın önüne geldiler; "Yâ Rasülellah! Bizim yanımızda otur. Biz çok sayılı, hazırlıklı, emrine âmâde bir topluluğuz!" dediler.
Rasûlüllah gülümseyerek; "Hayra erin, deveye yol verin! Ona, gideceği yer buyurulmuş, duyurulmuştur!" dedi.
Yol verilince deve, Beyazaoğullarının hizasına kadar gitti. Beyazaoğullarından Ziyad ibn-i Lebîd ile Ferve ibn-i Amr gelip, onlar da aynı şekilde; "Yâ Rasûlellah, bize buyur, biz çok sayılı, hazırlıklı, emrine âmâde, seni koruyup savunabilecek kudrette bir topluluğuz!" dediler.
Rasûlü Ekrem, yine gülümseyerek; "Hayra erin! deveye yol verin! ona, gideceği yer buyurulmuş, duyurulmuştur!" dedi.
Yol verdiler. Deve, Sâideoğullarının evini geçeceği sırada Rasûlü Ekrem Efendimiz'in hânelerini teşrif etmesini çok arzu eden Sâideoğullarından Sa'd ibn-i Ubâde ile Münzir ibn-i Amir devenin önüne gerildiler, yine onlar da aynı şekilde; "Yâ Rasûlellah! Bize buyur!, biz, çok sayılı, hazırlıklı, emrine âmâde, Seni koruyup savunabilecek kudrette bir topluluğuz!" dediler.
Ancak, Peygamber Efendimiz yine gülümseyerek; "Hayra erin! deveye yol verin! ona gideceği yer buyurulmuş, duyurulmuştur!" dedi.
Yol verdiler. Hülâsa müsâfir etmek için Eshâbı Kirâm birbiriyle yarışıyor, hatta bâzıları devenin durmasını, evlerine sapmasını temin için hemen evlerinin önüne deve yiyeceği koyuyorlardı. Fakat o mübârek deve, hiçbirine iltifat etmiyor, şehir içinde kendisine ilham olunan yere doğru aheste aheste ilerliyordu.
Nihâyet, Peygamber Efendimiz'in Kusvâ adlı devesi Neccaroğullarının evine kadar gitti ve Peygamberimiz'in bugünkü Mescidlerinin bulunduğu yere çöküverdi. Burası o zaman Neccaroğullarından Sehil ve Süheyl adlarında iki yetim çocuğa âit hurma kurutma yeri idi. Deve çöktüğü zaman Peygamber Efendimiz onun üzerinden inmedi. Deve, ayağa kalktı. Rasûlü Ekrem, yine onun yularını serbest bıraktı. Deve biraz yürüdükten sonra, birden bire arkasına dönüp ilk önce çöktüğü yere kadar geldi. Oraya tekrar çöktü ve kalkmadı. Boynunu ve göğsünü yere uzatıp böğürmeğe ve deprenmeğe başladı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "İnşaallah menzilimiz burasıdır!" diyerek deveden indi.
O sırada, Ebû Eyyüb Hâlid ibn-i Zeyd el Ensârî ile zevcesi de oraya koşup gelmişlerdi. Ebû Eyyüb devenin palanını ve yükünü üzerinden indirdi. Yüklenerek büyük bir sevinç ve coşku ile evine götürüp koydu.
Peygamber Efendimiz'in devesi, Hâlid ibn-i Zeyd el Ensârî'nin evinin yanında çökünce, Neccaroğullarının küçük kız çocukları def çalarak çıkmışlar; "Biz, Neccaroğullarının kızlarıyız! Muhammed'in hısımlığı, komşuluğu ne hoş, ne mutlu!" diyerek, neşîdeler okumağa başlamışlardı.
Peygamber Efendimiz onlara; "Beni seviyor musunuz?" diye soruyor,
Onlar da; "Yâ Rasûlellah! Seviyoruz! Seviyoruz!" diyorlar,
Peygamberimiz de; "Allah biliyor ki: Vallâhi, ben de sizi seviyorum! Vallâhi, ben de sizi seviyorum! Vallâhi, ben de sizi seviyorum!" diyerek kasemle, te'kidle onlara mukabelede bulunuyordu.
Peygamberimiz'in Hz.Hâlid ibn-i Zeyd'e Müsafir Oluşu
Peygamber Efendimiz devesinden indikten sonra; "Akrabalarımızın evlerinden, hangisinin evi, buraya daha yakındır?" diye sorunca,
Hâlid ibn-i Zeyd Ebû Eyyüb El Ensârî Hazretleri; "Yâ Rasûlellah! Benim evim daha yakındır! İşte evim şurası, kapısı da şurası! devenin palanını ve yükünü de oraya indirdik." dedi.
Peygamberimiz; "Kişi binitinin ve ağırlıklarının yanında bulunur! Git, bizi kabul için de yer hazırla!" dedi.
Ebû Eyyüb hemen gidip yer hazırladıktan sonra geldi.
Hz.Hâlid ibn-i Zeyd'in iki katlı evi vardı. Rasûlullah Efendimiz; "Gelip gidenim çok olur, siz üst katta oturun, ben alt katta olayım." deyince,
Hz. Hâlid ve âilesi hüngür hüngür ağlamaya başladılar; "Bu bize çok ağır geliyor. Ne olur siz üst katta olun Yâ Rasûlellah!" diye israr ettiler.
Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz üst kata çıktılar ve orada yedi ay müsâfir oldular.
Rasûlü Ekrem, devesinin çöktüğü hurma kurutma yerinin kime âit olduğunu sordu. Muaz ibn-i Afrâ da; "Yâ Rasûlellah! orası, Amr'ın yetim oğulları Sehil ve Süheyl'indir." dedi.
Bilahere, Peygamber Efendimiz tarafından bu arsa satın alındı. Arsanın bedelini Hz.Hâlid ödedi. Buraya Mescîd-i Nebevi inşaa edildi. Yanına Peygamber Efendimiz'in ikâmetine has odalar yapıldı. Mescîd-i Şerif inşaa olunurken gerek Muhâcirler ve gerekse Ensâr canla başla çalıştılar. Peygamber Efendimiz de taş taşıyarak bu işte yardımcı oldu.
O zaman Kıble, Kudüs'deki Beyt-i Mukaddes olduğundan kapısı güney tarafına bırakılmıştı. Sonra Kıble Kâbe'ye çevrilince tâdilat yapılarak kuzey tarafından kapı açıldı.
Hicretin Târih Başlangıcı Oluşu
Milletler, kendilerince mühim bir hâdiseyi târih başlangıcı kabul etmişlerdir. Hristiyanlar, Hz.İsa'nın doğumunu (ki Mîladi târih başlangıcıdır.), İslâm'dan önce Araplar da Fil Vakası'nı târih başlangıcı kabul etmişlerdi. Peygamber Efendimiz'in Mekke'den Medîne'ye hicreti Milâdi 622 târihinde Muharrem ayında vuku' bulmuştur. Çok mühim bir hâdise olması îtibariyle Allah Rasülü'nün bu hicreti Hz.Ömer (R.A.)'ın hilâfeti zamanında, müslümanlarca târih başlangıcı kabul edilmiştir.
EZAN
Mekke'de iken ibâdetler gizli yapılıyor, namazlar tenha yerlerde edâ ediliyordu. Bu îtibarla Müslümanları namaz ve ibâdet vakitlerinde bir araya toplamak için herhangi bir dâvet alâmetine ihtiyaç görülmüyordu.
Medîne'ye gelindiğinde, ilk günlerde önceki alışkanlıkla mü'minler namaz vakitleri yaklaştığı zaman bir araya toplanıp vaktin gelmesini bekliyorlardı. Fakat bir müddet sonra Müslümanların çoğaldığı, Mekke'deki gibi mâniâlar olmadığı için cemaatın ibâdet mahallinde toplanması ve vaktin geldiğinin haber verilmesi için bir alâmete ihtiyaç hâsıl oldu. Allah Rasûlü, Mescîd-i Nebevi'nin yapılmasından sonra, bu hususu Eshâbıyla iştişare etti. Bâzıları boru çalınmasını, bâzıları çan çalınmasını, bâzıları yüksek bir yerde ateş yakılmasını ileri sürdüler. Bunlar, gayrimüslimlere benzerlikten kaçınmak için uygun görülmedi. Bu arada, Hz.Ömer yüksek bir yerden nidâ olunmasını teklif etti. Bu fikir kabul edildi. Peygamberimiz'in emriyle Hz.Bilâl, namaz vakitlerinde "Esselât-ü Câmiatün (Cemaatle namaza)" diye nidâ etmeğe, seslenmeğe başladı. Bu hâl Ensârdan Hz.Abdullah ibn-i Zeyd'in bir rü'yâsını gelip Rasûlüllah'a anlatmasına kadar devam etti. Nihâyet bu zâtın rü'yâsı ve bunu teyid eden diğer Sahabilerin rü'yâları üzerine ezan, şimdiki tertibi ile sünnet kılındı.
Hz.Bilâl'in sesi güzeldi. Rasûlüllah'ın emri üzerine Hz. Bilâl ezan okumağa memur edildi. Mescid'in yanıbaşındaki yüksek evin damına çıkar, tatlı sesiyle ezan okur, Allâh'ın büyüklüğünü îlan ederek, müslümanları namaza davet ederdi.
ESHÂB-I SUFFE [1]
Mescid-i Şerif'in bir tarafında bir suffe (sofa) vardı ki üzerine hurma dallarından bir çardak yapılmıştı. Burası, evi, ailesi bulunmayan Eshâbın fakirlerine verildiği için burada barınanlara "Sofa yahut Suffe Eshâbı" denildi. Bunlar, Peygamber Efendimiz'den ilim irfan tahsilini gâye edinmiş olup Fahri Kâinât'ın ilminden, sohbetinden azami derecede istifade edebilmek maksadıyla pek zaruret bulunmadıkça buradan ayrılmazlar, ancak dünyevi maişetlerini asgari derecede temin için dünyevi işlerle meşgul olurlardı.
Barınacak bir çatı altı bulamayan kimsesiz yoksullar ve garipler, burada yatıp kalkarlardı. Bunlar iplerini alıp kırlardan odun toplarlar, onları satıp yiyeceklerini temin ederler, geçimlerini sağlarlardı. Kendi ellerinin emeği ile geçinmeğe çalışırlardı. Fakat her zaman iş bulamadıklarından aç kaldıkları da olurdu. Eshâbın zenginleri bunları gözetirler, yardım ederlerdi. Peygamberimiz, akşamları onlardan bir kısmını çağırıp kendisi doyurur, bir kısmını da hâli vakti yerinde olan sahabilerine gönderip doyurturdu.
Rasûlü Ekrem; "Bir kişinin yiyeceği, iki kişiye; iki kişinin yiyeceği, dört kişiye; dört kişinin yiyeceği, sekiz kişiye yeter!" buyururdu. Allah Rasûlü başka bir gün de; "İki kişilik yiyeceği olan, Ehli Suffe'den üçüncüyü, dört kişilik yiyeceği olan, onlardan beşinciyi, yahut altıncıyı götürsün!" buyurmuştu. Hazreti Ebû Bekir onlardan üçünü, Peygamber Efendimiz de onlardan onunu alıp götürmüştü.
Bir gün Peygamberimiz'in kızı Hz.Fâtıma'nın el değirmeni ile buğday çekip un öğütmekten elleri kabarmış ve yaralanmıştı. Muhterem babacığına ellerini göstererek, yardım için bir hizmetçi isteyince, Peygamberimiz; "Kızım, Eshâbı Suffenin ihtiyaçlarını gideremediğim halde ben sana nasıl yardımcı bulayım" demişti.
Eshâb-ı Suffe dâimâ Hz.Peygamberimiz'in yanında bulunduklarından Kur'ân ve Hadis dinler, öğrenir ve öğretirlerdi. Bu îtibarla suffe, alelâde bir sığınak değildi, bir ilim müessesesi idi. En çok hadis rivâyet eden Ebû Hureyre (R.A.) burada yetişmişti.
Peygamberimiz'in; "Benim bu mescidime gelen kişi başka bir şey için değil, hayır için, hayırı öğrenmek veya öğretmek için gelir. O, Allah yolunda cihad eden kimse mevkiindedir." Hadîs-i Şerîf'i, en kısa bir zamanda öğreticiler ve öğreniciler üzerinde tesirini göstermiş, Fahri Kâinât'ın mescidi ve suffe, bir ilim ocağı hâline gelmişti.
Ehli Suffe'ye, Kurrâ da denilirdi. Kabîlelere gönderilecek Kur'ân öğreticileri de bunlar arasından seçilirdi. Nitekim, bu yolda vazîfelendirilen ve Bi'ri Maune denilen yerde müşrikler tarafından önleri kesilerek şehid edilenlerin hepsi Ehli Suffe'dendi. Ehli Suffe'den bâzen 70'inin birden geceleri bir öğreticinin başında toplanıp sabaha kadar ders gördükleri olurdu.
İslam Târihinin başlangıcından zamanımıza kadar Medrese, Kur'ân Kursu ve Talebe Yurdu gibi değişik adlarla gelen ilim ve irfan müesseselerinin, ilim hizmetlerinin temelini ve menşeini Eshâbı Suffe'nin barındığı mubarek mekan teşkil eder.
Peygamberimiz'in Hz.Âişe İle Evlenmesi
Medîne'de, Mescîd-i Nebevi'nin inşaasından sonra, bitişiğinde Peygamber Efendimiz için odalar yapıldı. Peygamber Efendimizin ikametgahı olan bu odalara «Hâne-i Saadet» denildi. Bunların yapılması tamamlanınca Allah Rasûlü, Ebû Eyyûb el Ensârî Hazretleri'nin evinden buraya taşındı. Kölesi Zeyd'i Mekke'ye göndererek orada kalmış olan zevcesi Sevda ile küçük kızı olan Hz.Fâtıma'yı Medîne'ye aldırdı. Kızı Rükiyye, Hz.Osman ile Medîne'ye hicret etmişti. Kızı Zeynep'in kocası müşrik olduğundan Zeynep gelemedi. Hz.Ebû Bekr'in âilesini de oğlu Abdullah getirdi. Böylece Mekke'de nişanlanmış olduğu Hz.Âişe de Medîne'ye gelmiş oldu.
Mescidin yanındaki odaların yapılması tamamlanınca bunlardan birini Hz.Âişe'ye tahsis etti ve hicretten sekiz ay sonra O'nunla evlendi. Hz.Âişe o zaman gelinlik çağına girmiş bir genç kızdı. Çok zeki idi. Mükemmel bir âile terbiyesi almıştı. Hz.Ebû Bekr'in kızı olduğunu her suretle isbat etmiştir. Peygamber Efendimiz'le geçirdiği dokuz senelik hayâtında, O'ndan pek çok dîni mes'eleler almıştır. Fıkıhta yeri pek büyük olup, pek çok Hâdis-i Şerif rivâyet etmiş büyük bir âlime ve müctehide bir annemizdir.
MUHÂCİRLER İLE ENSAR ARASINDA KARDEŞLİK
Eshâbı Kirâm; Ensâr ve Muhâcirîn diye iki kısma ayrılır.
Mekke'den göç ederek, Medîne'ye yerleşen Müslümanlara «Muhâcir» denir. Allah yolunda mallarını mülklerini bırakıp hicret ettiklerinden çok büyük mertebeye nâil olmuşlardır.
Medîne'nin yerli halkı bunlara elden gelen her türlü yardımı yaptıklarından, onlara da yardım edici mânâsına gelen «Ensâr» denir. Onlar da, Allah için hicret edip gelen Müslüman kardeşleriyle ellerindekini paylaştıkları, onlara kucaklarını açtıkları, bütün varlıklarıyla onlara yâr ve yardımcı olduklarından pek büyük mertebeye nâil olmuşlardır.
Hz.Peygamber, Muhâcirlerden herbirini Ensârdan birine kardeş olarak tâyin etti. Bu kardeşlik kan ve neseb kardeşliğinden daha kuvvetli oldu.
Târihte, Muhâcirler ile Ensâr arasındaki kardeşlik kadar kuvvetli bir bağlantı kurulduğu ve bu kadar birbirine candan kaynaşan insanlar görülmemiştir. Medîne'liler yerlerini yurtlarını bırakarak gelen Muhâcirlere kardeş elini uzatmışlar, onları evlerinde müsâfir olarak barındırmışlar, mallarını, ekmeklerini onlarla paylaşmışlar, iş ve aş bulmuşlar ve böylece, onlara yurtlarından ayrılmanın acısını çektirmemişlerdir.
Muhâcirler ve Ensâr, İslam târihinde hürmetle anılan iki guruptur ki; bunlar, kıyamete kadar gelecek olan Ümmeti Muhammed'in öncüleri ve nümune şahsiyetler olup, başta Mevlâmız'ın ve Fahri Kâinât Efendimiz'in çok büyük müjdelerine mazhar olmuşlardır. Onlar, bu dîne çok büyük hizmet ettiler. Allah cümlesinden râzi olsun...
Yahûdîlerle Münâsebetler
Medîne'de bâzı Yahûdî kabîleleri de yaşıyordu. Peygamberimiz, Medîne'ye hicret etmeden önceki devirlerde Medîne'de yaşayan gerek Yahûdîler ile Evs ve Hazrecliler arasında ve gerekse Evs ve Hazreclilerin kendi aralarında süregelen Buas muharebeleri hepsini yıpratmış, iyice zayıflatmıştı. Bu harp ve çekişmeler her topluluğun bu şehirde birbirine üstünlük sağlamak, söz sâhibi olmak istemesinden ileri geliyordu. O zamana kadar sırasıyla birbirlerine üstünlük kuran bu topluluklar hicret sırasında, yine bu çekişmelerin gayreti içerisinde idiler.
Peygamber Efendimiz'in Medîne'ye gelmesi, Müslümanlığı kabul etmeğe başlayan Evsliler ve Hazrecliler için bulunmaz bir fırsat oldu. İslam nimeti onların arasında devam edegelen çekişmelere güzellikle son verdi. Kurân'ı Kerim'de Sure-i Ali İmran 98-101. âyetlerde de buna işaret olunmaktadır.
Rasûlullah'ın Muhâcirler ve Ensâr arasında kurduğu kardeşlik müessesesi ile Müslümanlar daha çok kaynaştı. Ayrıca her topluluğun vaziyeti gözönüne alınarak şehirde bâzı esaslar konuldu. Böylece Medîne'de bir nevi devlet idâresi ve birliği kurulmuş oldu.
Yahûdîler, Evs'liler ve Hazrec'liler arasında eskiden beri süregelen söz sâhibi olma çekişmeleri Allah Rasûlü sâyesinde son buldu. Bu usül her topluluk için de pek makbûle geçti.
Yahûdîler Peygamber Efendimiz'e îmân etmekten kaçındıkları için düşmanca fikir ve hareketlerinden geri durmuyorlarsa da İslâmın onlara yaptığı güzel muâmele karşısında, Peygamberimiz'le anlaşma yapmağı kendileri için faydalı bulmuşlardı. Onun için Peygamberimiz'e, gelip ahidnameyi imzalamak istediklerini bildirmişler ve Peygamberimiz'in Müslümanlar arasında koyduğu esaslarla yapılan ahidnameyi bilâhere Yahûdîler de imzalamıştı.
Fakat Yahûdîler Müslümanların kuvvetlenmesini istemediler. Medîne ve havâlisinde İslâmın yayılışını görünce, daha önce Medîne'yi beraberce koruyacaklarına dâir verdikleri söz ve ahidden döndüler.
Yahûdîlerden Abdullah ibn-i Selam îmân etmiş, Peygamberimiz ile beraberdi. Âilesi de İslâmı kabul etti. Onun İslâmı kabulu Yahûdîler arasında büyük gürültü meydana getirdi. "Eğer Allâh'ın Rasûlünü serbest bırakırlarsa, arkasına birçok insan tâbi olacak ve taraftarı çoğalacaktır" diyerek hile yapmağı, fırsat vermemeği tasarladılar. Ahidlerini bozan Yahûdîler işte o andan îtibaren İslam ve Müslümanlar için gizli harbe başladılar.
MÜDÂFAA VE HARBE İZİN VERİLMESİ
Müslümanlar daha ilk zamanlarda, Mekke müşriklerinin ezâ, cefâ ve işkencelerine karşı onlarla savaşmak için Peygamber Efendimiz'den devamlı izin isterler ve; "Ey Allâh'ın Rasûlü! Kâfirlerin bu kötü muâmelelerine neden tahammül ediyoruz?" derlerdi.
Rasûlü Ekrem ise böyle söyleyenlere sabır tavsiye ediyor ve "Henüz Cenâb-u Hak tarafından harp etmek için emir gelmemiştir." buyuruyordu.
Müşrikler, mü'minlerin Medîne'ye hicret etmesiyle ilk anda onlardan kurtulduklarını zannettiler. Ancak Müslümanların Medîne'de kuvvetlenmelerini hiç çekemediler. Bir müddet sonra şiddet tatbikine başladılar. Medîne yakınlarına kadar gönderdikleri çetelerle Medînelilerin hayvanlarını alıp götürdüler. Ekili arâzilerini tahrip ettiler. Böylece şehrin emniyetini bozmağa başladılar.
Mekke müşriklerinin, Medîne'ye kadar sarkarak mü'minleri tâkip ve rahatsız etmekte ısrarlı olmaları Medîne'deki Yahûdî, müşrik ve münafıkları da cesâretlendirdi. Küstahlaşmalarına yol açtı.
Bu hâdiseler karşısında Allah Rasûlü Müslümanlar arasında nöbet tutturdu. Geceleri uyumayarak, emniyet ve asâyiş işleriyle alâkadar oldular.
Müslümanlar daha evvel müşriklere, Kâfirun Sûresinde mealen buyurulduğu gibi; "Sizin batıl inançlarınız size, benim (Hak) dînim de bana..." demekle me'murdu. İş, bu dereceye geldikten sonra, Bakara Sûresi'nin 193.âyetinde ve diğer nâzil olan âyetlerde "Emrolunduğun üzere, fitnenin kökü kazınıncaya kadar..." savaşmak, putperetsliği Arap Yarımadası ve diğer beldelerden söküp atmakla vazîfelendiler.
Cihad ve savaşa izinle alâkalı âyetlerin nâzil olmasından sonra Rasûlü Ekrem, İslâmın gelişmesine her fırsatta mâni olmaya çalışan müşriklere karşı harp îlân etmek için Sahabîleriyle beraber hazırlıklara başladı.
İLK SERİYYELER
Seriyye; düşman üzerine geceleyin gizlice çıkarılan müfrezeler, askeri birlikler, keşif kolları demektir. Gündüz gönderilenlere ise sâriye denir. Dilimizde bu kuvvetler İslam akıncıları olarak da anılmaktadır. Bunun, en azı beş kişilik, en çoğu 400 kişilik olurdu.
Gâzâ veya gazve ise, düşmanla harp etmeğe gitmek mânâsına gelir. Müşriklerle yapılan harplerin çoğunda Rasûlüllah Efendimiz bizzat bulunmuş, bir kısmında ise bulunmamıştır.
Gazâ ve Seriyyelerin Gâyesi
Peygamber Efendimiz'in, bir gazâya gitmek isteyince, gideceği ciheti ve maksadını tevriyeli (başka mânâya da gelebilecek) kelimeler içinde gizlemek âdeti idi. Bunun içindir ki, bâzı kaynaklarda Bedir savaşından önceki seriyye ve gazvelerdeki gâyenin, cereyan tarzları ve neticeleri ile bağdaşmayacak şekilde değişik ifâde edildiği görülmektedir. Halbûki, bu seriyye ve gazveler Saad ibn-i Muaz'ın da Ebû Cehil'e dediği gibi herşeyden evvel;
Kureyş müşriklerinin Hac yollarını Müslümanlara tıkamış olmalarına karşılık, Müslümanların da Kureyş müşriklerinin, Suriye ticâret yollarını kesip onları ticarî ve iktisâdi bakımdan sıkıntıya düşürebilecekleri hakkında bir uyarmağı,
Aynı zamanda, Müslümanlara karşı ne gibi bir hazırlıkta bulunduklarını öğrenmeği,
İleride yapılacak savaşlarda bâzı kabîlelerin Kureyş müşrikleri ile birleşmelerini önlemeği, hedef tutuyordu.
Hülâsa, seriyyelerden maksat; «Kureyş'e, bizim de elimiz silah tutmasını bilir demek, müşriklere gözdağı vermekti.»
Hz.Peygamberimiz, bir Hadîs-i Şerifleri'nde şöyle buyurmuşlardı: "Allah'dan başka Allah olmadığına, Muhammed (S.A.V.)'in Rasûlüllah olduğuna şehâdet getirinceye, namazı kılıncaya, zekatı verinceye kadar savaşmak bana emrolundu. Onlar, bunları yapınca, Müslümanlık hakkının gerektirdiği cezâlar müstesnâ oldukça, canlarını, mallarını elimden kurtarırlar!"
Eshâbı Kirâm'dan Abdullah ibn-i Amr; "Yâ Rasûlullah! Bana cihad ve gazâ hakkında bilgi ver?" demişti.
Allâh'ın Rasûlü, O'na; "Ey Abdullah ibn-i Amr! Eğer, sen, Allâh'ın rızasını umarak ve güçlüklere katlanarak çarpışırsan, Allah da seni kıyâmet günü o hâl üzere diriltir. Eğer sen gösteriş ve öğünmek için çarpışırsan, Allah da seni kıyâmet günü o hâl üzere diriltir. Hâsılı sen, ne halde ölür veya öldürülürsen, Allah da seni o halde diriltir." dedi.
İlk seriyyelerden bâzıları şunlardı: Hz. Hamza, Seyfülbahr'e; Ubeyde ibn-i Haris, Batn-ı Râbig'a; Saad ibn-i Ebi Vakkas, Harrar'a gönderildiler.
Berâ bîn-i Mağrur İçin Cenâze Namazı Kılınması
Hazrec kabilesinden Berâ bîni Mağrur, Ensârın reislerinden ve 12 nakîbinden birisi idi. Akabe'de Peygamberimiz'e bîat edilirken kalkıp Allâhü Teâlâ'ya hamdü senâ ettikten sonra; "Hamdolsun o Allâh'a ki, bizi Muhammed'le şereflendirdi ve sevgili kıldı. Biz, Allâh'a ve Rasûlüne dâvet edilenlerin âhiri, bu dâvete icâbet edenlerin ise, ilkiyiz. Allâh'ın ve Rasûlü'nün dâvetine icâbet ettik. İşittik ve itaat ettik. Ey Evs ve Hazrec cemâatı! Allah, sizi dîni ile şereflendirdi. Eğer, dinleyip itaat etmeği ve yardımlaşmağı memnuniyetle kabullendinizse, Allâh'a ve Rasûlü'ne itaat ediniz" demişti.
Berâ bini Mağrur ölüm döşeğine düşünce malının üçte birini, dilediği yere sarfetmek üzere Peygamberimiz'e vermelerini, âilesine vasiyyet etti ve "Kabrimde beni Kâbe'ye doğru yöneltiniz." dedi. Dediği gibi yapıldı.
Berâ bini Mağrur, Hac mevsiminde Mekke'ye geleceğini Peygamberimiz'e vâdetmişti. Hac mevsimine erişmeden ölüm döşeğine düşünce, âilesine; "Rasulüllah'a olan vâdim dolayısıyla beni Kâbe'ye çeviriniz. Çünkü, ben, O'na gelmeği vâdetmiştim." dedi.
Böylece, mezara defnedilirken Kâbe'ye yönelenlerin ilki oldu.
Peygamberimiz, Medîne'ye gelince eshâbıyla birlikte Berâ bîni Mâğrur'un kabrine gitti. Kabrinin üzerinde saf bağlayıp cenâze namazını kıldı. "Allâhım! Onu yarlığa! Ona rahmet et ve ondan hoşnud ol!" diyerek duâ etti.
Berâ bini Mâğrur, Ensâr nakîblerinden ilk vefât eden ve kabri üzerinde Peygamberimiz tarafından ilk defa cenâze namazı kılınan zât oldu.
Yer yüzünde ise ilk cenâze namazı Hz.Âdem için kılınmıştı.
KIBLENİN MESCÎD-İ HARAM'A TAHVİLİ
Müslümanlar Kudüs cihetine, Mescîd-i Aksâ'ya dönerek namaz kılıyorlardı. Rasûlü Ekrem ise Kâbe'ye dönerek namaz kılmağı arzu etmekteydi.
Hicretin ikinci yılında Rasûlü Ekrem, Beni Seleme semtindeki Mescidde, Eshâbı ile birlikte öğle namazını kılarken namaz içinde Kâbe tarafına dönmesi vahy ile emrolundu. Emrolunan tarafa döndü ve arkasındaki cemaat da döndüler. Bu, hicretin onyedinci ayının başlarına ve Receb-i Şerif'in ortalarına doğru bir pazartesi gününe rastlamıştı. İçinde namaz kılarken Kıblenin Kâbe'ye tahvil edildiği bu mescide «Mescid-ül Kıbleteyn (iki Kıbleli mescid)» denir.
Cenâb-u Hak Bakara Sûresinin 144. âyetiyle Mescîd-i Haram (Kâbe) cihetine dönülmesini emretti ve o andan îtibaren Kâbe'ye dönüldü.
ORUCUN FARZ KILINIŞI VE ÂŞÛRÂ ORUCU
Hz.Peygamberimiz, Medîne'ye geldiklerinde Âşûrâ günü yahûdîlerin oruç tuttuklarını görünce; "Nedir bu?" diye sordu.
Onlar da; "Bu gün hayırlı bir gündür. Bu gün Allâh'ın İsrailoğullarını düşmanlardan kurtardığı, Mûsa'nın da şükür için oruç tuttuğu gündür." dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz; "Ben Mûsa'ya sizden daha yakınım" dedi ve Âşûrâ günü orucunu tuttu. Eshâbına da tutmalarını emretti.
Kıblenin Kâbe'ye çevrilişinden bir ay sonra, hicretin onsekizinci ayının başlarında, Şaban ayında, Ramazan-ı Şerif orucu farz kılındı. Ramazan orucu farz kılınmazdan önce, Âşûrâ orucu vacipti. Ramazan orucu farz kılınınca Peygamberimiz; "Âşûrâ orucunu tutmak isteyen tutsun, bırakmak isteyen de bıraksın." dedi. Böylece Âşûrâ günü oruç tutmak Ümmeti Muhammed için nâfile oldu.
BEDİR GAZASI (Hicrî:2, M.:624)
Bedir, Medîne'ye 80 mil mesâfede bir köydür. Mekke'den Suriye'ye giden kervan yolunun üzerindedir. Müşriklerle Müslümanlar arasında en büyük harp ilk defa işte burada olmuştur. Bedir harbi, bi'setin 14., hicretin ikinci senesi Ramazan ayında vuku' bulmuştur. Hakk ile bâtıl arasında vuku bulmuş, Tevhid şirke, İman küfre gâlib gelmiştir.
Hz.Peygamberimiz ile Müslümanlar Medîne'ye yerleştikten sonra da Mekke'deki müşrikler boş durmadılar. Bir taraftan Medîne'deki yahûdîlerden bâzılarını elde ederek, gizliden gizliye onları Müslümanlık aleyhinde kışkırtıyorlar, Medîne ile Mekke arasındaki arâzide yerleşmiş olan halkı onların vâsıtasıyla Müslümanlar aleyhine çevirmeğe çalışıyorlardı. Bunların propagandaları gittikçe ilerliyordu.
Kureyş müşrikleri, Medîne'nin yakınlarına kadar sarkarak yağmacılığa başlamış, Medîne'nin otlağından bir kaç deveyi alıp götürmüşlerdi. Düşmanın bu gibi hâl ve hareketleri Müslümanların son derece uyanık bulunmalarını îcab ettiriyordu.
Peygamber Efendimiz, Mekke müşriklerinin Medîne'ye ansızın bir hücum yapmalarına meydan vermemek için ara sıra Müslümanlarla Medîne'den çıkar, civârı tarassud ederdi. Bâzen de kendisi gitmez, etrafı kontrol etmesi için gözcü gönderirdi.
Müslümanlar, müşriklerin bitmek bilmeyen saldırıları karşısında, onlara mukâbele etmek ve artık onlarla harp etmek için def'alarca müsaade istemişlerse de Peygamber Efendimiz; "Biz bununla emrolunmadık!" diyerek, müsaade etmemişti.
Peygamber Efendimiz dâimâ dîni, irşad yoluyla yaymağa çalışmış, zorlama yoluna gitmemişti. Mecbur kalındığı zaman, nefsini müdâfaa için kılınca sarılınmasına da Cenâb-u Hakk müsaade etmişti. Peygamber Efendimiz'in Peygamberliğinin onbeş yılı böyle güzel sözle, nasîhatla, dîne dâvet etmekle geçti. Nihâyet tecâvüzleri önlemek için Allah tarafından vakti gelince harbe izin verildi.
Tarafları Harbe Götüren Sebepler
Ebû Süfyan, Müslümanların Mekke'de bıraktıkları malları da satarak Müslümanlara karşı silahlanmak için bin develik büyük bir ticâret kervanıyla Suriye'ye gitmişti. Bu servetle harbe hazırlık yapılacaktı. Bu kervanda, Mekkelilerin hepsinin malları vardı.
Peygamber Efendimiz yine bir gün, müşrikleri gözetlemek ve düşman hakkında ma'lumât edinmek üzere, Ensârdan Besbes ibn-i Amr ile Adiyy ibn-i Ebirruba'yı gözcü olarak ileri göndermişti. Gözcüler Bedir'e kadar gittiler. Kaplarına su doldurmak için oradaki su kuyusuna vardıklarında, su başında iki kişinin, Ebû Süfyan'ın ticâret kervanının yarın oraya uğrayacağı hakkında konuştuklarına şâhid oldular. Onlara hiçbir şey demeden, su doldurup döndüler ve işittiklerini Peygamberimiz'e aynen naklettiler.
Ebû Süfyan, tâkip edilecekleri kuşkusuyla Bedr'e kervanı sürmeden, konaklayacakları yerleri önceden bir gözden geçirip su başına da adamlar göndererek; «Buraya gelen oldu mu?» diye sordurmuştu. Su almak için iki kişinin geldiğini duyunca, tâkip edilmekte olduklarını sezerek, kervanı Bedr'e uğratmadan deniz sahiline, Cidde'ye sürmüştü. Bu arada, Zamzam adında müthiş çığlık atan birini kiralayarak Mekke'ye feryatçı dellal göndermişti.
Zamzam, korkunç bir kılıkla Mekke'ye gelip şehirde sokakları dolaşarak; "Ey Kureyş! Müslümanlar kervanı yağma ediyor! Yetişîn! İmdât! İmdât!" diye feryada başlamış, halkı galeyana getirmiş ve Kureyş harp için harekete geçmişti.
Ebû Cehil de işi kızıştırıyordu. Ebû Leheb hasta yatıyordu. O da hasta yatağından harbe teşvik ederek, kendi gidemeyeceğinden yerine bir bedel çıkarmıştı. Böylece hazırlanan müşrik ordusu 100 atlı, 700 develi, kalanı yaya olmak üzere 1000 civarında idi. Müslümanlarla harp etmek üzere yola çıktılar.
Bu arada Ebû Süfyan, kervanı hiçbir şey olmadan Mekke'ye ulaştırmış ve geri dönülmesi için de adamlarına haber göndermişti. Fakat, müşrikler tam bir harp hazırlığıyla yola çıktıklarını söyleyerek geri dönmediler. Bedr'e kadar gelip harbe hâkim yerlere yerleştiler. Su başını tuttular.
Aslında Ebû Cehil'den başkası harbi pek istemiyordu. Buna rağmen, Ebû Cehil kızgın bir hâlde şöyle bağırıyordu. "Buradan kat'iyyen gitmeyeceğiz. Burada üç gün kalacağız. Develer boğazlayıp yemekler yiyeceğiz, içkiler içip, çalgılar çalacağız. Bundan sonra Araplar bizim sevinç ve neş'emizi işitecekler, bizi ebediyyen sevecekler..." İşte bu azgın adam, azgınlığını böyle gösteriyordu.
Peygamber Efendimiz, ticâret kervanının Suriye'den Mekke'ye dönmekte olduğunu öğrenince, Eshab'ı ile Bedr'e doğru harekete geçti. Fahri Kâinât'ın ordusu 313 kişi olu

http://www.lovepowerman.net/
Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  S İ Y E R - İ N E B İ
 »  S İ Y E R - İ N E B İ -3a

Forum Ana Sayfası

Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2010   phpKF Ekibi

Love Power Man

 RSS Beslemesini Görmek için Tıklayın   RSS Beslemesini Google Sayfama Ekle   RSS Beslemesini Yahoo Sayfama Ekle